Kentin hakkından gelen belediyecilik!

Kürdistan kentlerinde yaşanan kapitalist talancılık ve neo-liberal kent politikaları, 15 yıllık yerel yönetimler deneyiminin berheva edildiğini gözler önüne seriyor.

Son zamanlarda yaşanan itirazlara bakıldığında; toplumsal alanın inşasında ve ekonomik hayatın düzenlenmesinde sınıfta kalan bir yerel yönetim pratiğiyle karşı karşıyayız. İlkesel düzeyde BDP belediyeciliğinin alametifarikası olarak gösterebileceğimiz bir uygulaması bulunmazken, Kürdistan banal belediyeciliğin kötü örneklerinden geçilmiyor.

Yerel yönetimlerin ortaya koydukları pratiklerin orta vadede Kürt hareketinin ayağına fazlasıyla dolanacağını söylemek yersiz olmaz. Zira “demokratik özerkliğin” altyapısını oluşturacak toplumsal ve siyasal birikimin sağlanamadığı 15 yıllık yerel iktidarlaşma süreci, ideolojik yönlendirmesini AKP’nin yaptığı neo-liberal “belediyeciliğe” indirgenmiş durumda.

BDP’li belediyelerin banal uygulamalarına kaynaklık eden, Kürt siyasal hareketinin hem ekonomik bir modele, hem de bu modelin pratik bir yansıması olacak devrimci bir kent tahayyülüne sahip olmamasıdır. Sermaye, mülk ve mekan ilişkisine dair sosyo-ekonomik tespit ve çözüm perspektifi olmayan bir modelin ne “kapitalist modernite” eleştirisinin ne de “yeni bir toplumsal özgürleşme ve yaşam” vaadinin bir karşılığı olamaz. Kentleşme ve kent hakkı meselesinde akla gelen ilk isimlerden Fransız Marxist Sosyolog Henri Lefebvre tam da bu noktaya dikkat çekerek, “ütopik ya da realistik herhangi bir devrimci proje, eğer banallıktan kurtulmak istiyorsa, gündemine tartışmaz bir ilke olarak, varlık ile mekanın karşılıklı ilişkisi içinde, yeniden bölüşümünü esas almak zorundadır” diyor. BDP’nin yerel yönetim anlayışındaki zihniyet kayması, Lefebvre’in işaret ettiği noktadan bakılarak bir takım örneklerle açık edilebilir.

Sakık’ın “sihirli değneği”

Ağrı belediye başkanlığını kazanmasından sonra basına yaptığı ilk açıklamada Sırrı Sakık; “yerel yönetim anlayışına dair elimizde sihirli değnek yok. Halkımıza yapamayacağımız şeyleri vadetmeyeceğiz” diyordu. Bu iki cümlenin anlaşılması, BDP yerel yönetimler anlayışının geldiği yeri gösteriyor aslında. “Elimizde sihirli değnek yok” diyerek devrimci-sosyal belediyecilik yerine “gerçekçi” belediyeciliğin banalliğine sığınıyordu Sakık. Dolayısıyla “elinde sihirli bir değnek yoksa seni AKP’den ayıran şey nedir?” sorusunu sormak kaçınılmaz oluyor.

Halka hayal bile kurdurmayacak bir yönetim ve “ütopik” de olsa bir model sunamayacak bir hareketin bugünün belirsiz siyasetinde fazlasıyla “cepten yediğini” söyleyebiliriz. “Hayalci devrimci modelden” ziyade “işlevsel popüler belediyeciliği” referans alan BDP’li belediyeler bu durumu daha ne kadar sürdürebilir?

Özellikle kentlerde elitist bir siyasal sınıfın cenderesinde Kürt siyasal hareketinin sağ-sol yalpalanmasına dair son zamanlarda birçok yazı ve analiz kaleme alınıyor. Bunların bir çoğu salt Kürt siyasal hareketine karşıtlık temelinde çok da ciddiye alınmayacak yaklaşımlara dayanan eleştirilerken, bazılarının harekete yakın ya da “içinden” kesimler tarafından yapılıyor olması, bize üzerinde önemle durulması gereken bir sürecin yaşandığını gösteriyor.

Blog yazarı Uğur Amed, Diyarbakır’daki sınıfsal ayrışmayı çarpıcı bir şekilde ortaya koyan bir yazı kaleme aldı. Azize Aslan ise, Fiskaya Şelalesi’nin hemen dibine lüks bir restoranın kondurulmasını eleştiren “Yıkılsın Big Chefs” başlıklı yazısında başta Amed olmak üzere Kürdistan’ın birçok kentindeki “kapitalist talanın” kentleri nasıl tahrip ettiğine işaret etti. Mezopotamya Ekoloji Hareketi de, Dicle Vadisi projesi kapsamında Fiskaya Şelalesi’nin altında yapılan restorana karşı bir bildiri yayımladı.

Bu olayda herkes belediyeden “samimi bir özeleştiri” ve çözüm beklerken, çiçeği burnunda Amed Büyükşehir Eşbaşkanı Gültan Kışanak’tan “talihsiz” bir açıklama geldi. Mezopotamya Ekoloji Hareketi’nin bildirisine cevaben Kışanak, “olan bitenin geçmiş belediye döneminde yaşandığını” söyledi.

Eşbaşkanlardan “steril” açıklamalar

Diyarbakır’ın Eşbaşkanları, seçildikten bir ay sonra basının karşısına çıkıp “yapacaklarını” sıraladılar. Eşbaşkanlar, söz konusu basın toplantısında aynı zamanda BDP’nin yerel yönetim algısındaki zihniyet kaymasını da net bir şekilde imliyordu.

Gültan Kışanak “kentimiz ne kadar temiz olursa yerel yönetimlerin başarısını buradan görebiliriz. Temizlik bizim çalışma tempomuzu, kararlığımızı, yaklaşımlarımızı, planlamalarımızı, sonuç üretme kapasitemizi ortaya çıkaran en önemli alandır” diyerek önceliğini ortaya koyuyordu. Temiz bir çevrede yaşamak bir haktır. Yerel yönetimler de bunu sağlamakla sorumludur. Kışanak’ın “başarı” başlığı altında değerlendirdiği “sterilizasyon” meselesinin bir orta sınıf saplantısı derecesinde önemsenmesi söz konusu “sterilizasyonun” neleri kapsadığı veya kapsayacağını da belirsiz kılıyor. Zira “sterilizasyon” ucu açık tanımlama ve dışlama parametresine dönüşmeye müsait bir iktidar pratiğidir. Neyse ki biraz sonra, Eş Belediye Başkanı Fırat Anlı, “kaldırım işgaline son vereceğiz” diyerek bu “belirsizliğe” dair kuşkuları dağıtıyordu! Kışanak’ın, toplu taşımacılıktan söz ettiği konuşmasının devamında resim daha da netleşiyordu: “Güvenli, konforlu, temiz, ulaşılabilir, ulaşım hizmetini toplu taşıma hizmeti olarak sunmak bizim görev ve sorumluluğumuzdur” diyordu Kışanak. Evrensel bir hak olan ulaşım ve hareket özgürlüğünün en önemli ayağı olan ücretsiz ya da ucuz toplu taşımacılık yerine üstlenilen bu “sorumluluğun” sınıf temsili açıktır; “güvenlik”, “konfor” ve “temizlik” sol bir siyasetin rasyonelleri değildir.

Gerçekçi olup “imkansızı” istemek

Esasen yoksulluğun ve işsizliğin kol gezdiği Diyarbakır’da, allı pullu bir kaldırım yaratma derdi, bu belediyenin sınıfsal-sosyal düzlemde nerede olduğunun ipuçlarını veriyor gibi. Dolayısıyla, bugün Hamburg’tan İstanbul’a kadar bir çok kent mekanının, kültürel ve sosyal dokusunu oluşturan “baldırı çıplaklardan temizlenerek” sermayenin genişlemesine açıldığı “steril” kent imgesinden yarın Suriçi’ndeki “baldırı çıplaklar” da nasibini alabilir.

Diyarbakır’ın en merkezi meydanını (Dağkapı), çok katlı bina yapımı için şehrin siyasal elitine peşkeş çekmiş bir belediyenin; kamusal insanın yaşam alanları, kaldırım ve meydanları “steril” tutma gayretine de artık şaşırmamalıyız. Kaldırımları sokak satıcılarından “temizlemeye” çalışan bir belediyenin kentsel mekanları araçların istilasından kurtarmasını da bekleyemeyiz haliyle.

Sonuç olarak, öyle görünüyor ki Kürdistan kentleri, David Harvey’in deyimiyle neo-liberal sermayenin mekansal genişlemesinin bir laboratuvarına dönüştürülmüş durumda. Oysa kapitalist kuşatma altında “imkansız bir dünya” yaratmak istiyorsak, mümkün olan realistik modellerin ötesine geçmekten başka çaremiz yok. Bugün için “imkansız” görüneni mümkün kılacak hayaller kurduğumuzda ancak yeni bir şey inşaa edebiliriz.