‘Makbul vatandaş’ siyaseti

IŞİD’in ağır silahlarla kuşattığı Kobanê’yi katliamla tehditine sessiz kalınması, Kürtlerin ve demokrat kesimlerin Türkiye çapında yaygın sokak protestoları ile karşılık buldu. Bu protesto gösterilerinde pek çok insan öldürüldü. Kobanê eylemlerinde ölen insanlar için bir yas duygusu geliştirilmesi yerine kırılan cam-çerçevelere üzülen ve bunun üzerinden öfke kusan bir toplum ve devlet gerçekliği söz konusu.

Bu, Türkiye’de bir gelenek olarak “zihnin devletleşmesi” diyebileceğimiz bir kamu algısı ve bu algıyı her seferinde yeniden üreten bir kamu otoritesi gerçekleğine dikkatimizi çekiyor. Elbette burada ileti her ne kadar cam-çerçeve gibi görünse de iletinin Kürt karşıtlığına eklemlenen bir diğer mesajı, “Verdiğiniz vergiler (yani sizin paranız) heba ediliyor”dur. Buradaki siyasal art niyet hak mücadelesindeki talebi kriminalleştirmekte ve bu saikle “makbul vatandaşı” “sorumluluk” almaya çağırmaktadır. Dolayısıyla bu protestoların yapıldığı pek çok şehirde insanlar karşı karşıya getirildi.

Bir devlet geleneği

Modern ulus-devletlerin ortaya çıkmasıyla birlikte kurulan hukuki düzende şiddet kullanma hakkı devlet tekeline alınmıştır. Ancak modern devletlerle birlikte yasal kılıfa büründürülen şiddet tekeli, hegemonik birliğin sağlanamadığı toplumlarda “paylaşılan” bir yönetimsel enstürmana dönüşmektedir. Şiddet tekeli, sistem karşıtı hareketlerle “baş etme” gayreti ile giderek “makbul vatandaş”ların da dahil edildiği yaygın ve organize pratikler olarak ortaya çıkmaktadır.

Türkiye’nin tarihsel duraklarına kabaca göz attığımızda devletin şiddet tekelini sadece kolluk kuvvetleri aracılığıyla kullanmadığını, “siviller”in de bu şiddet tekelinin icracı bir parçası haline getirildiğini görebiliyoruz. Sopalı, tabancalı veya palalı “sivil” saldırgan grupların sahne almadığı bir toplumsal gösteri yok artık Türkiye’de. Sokaklarda polisle birlikte protestocuları kovalan bu “sıradan vatandaş” gerçekliği özellikle Gezi olaylarında daha da görünür hale geldi. Oysa “vatandaş” polis-asker işbirliği gerçekliği hiç de yeni bir durum değil.

Osmanlı dağılma sürecini yaşadığı sıralarda hem Kürtlerin kontrolünü kolaylaştırmak hem de bölgede Ermeniler’e karşı kullanılmak üzere, devlete yakın duran Kürt aşiretlerinden oluşturulan Hamidiye Alayları bunun önemli ilk örneklerindendir. Eğitilen bu aşiret alayları bölgeye gönderilerek orada kolluk kuvvetlerinin yanında önemli bir baskı gücü olarak kullanıldı. Hatta Ermeni tehciri sırasında bunlar talan ve öldürücü güçler olarak dönemin ittihat hükümetinin önemli destekleyicileri konumunda görevler üstlendiler.

Cumhuriyet’in kurulmasının ardından devlet-vatandaş “birliği” yeni boyutlar kazandı. Bu “birlik” azınlıklara karşı 1934’te Trakya olaylarıyla başlayıp, 6-7 Eylül pogromuyla kendisini daha da etkili bir şekilde ortaya koydu. Bu olaylarda “vatandaşların galeyana gelmesi” söylemiyle yaşanan vahşet meşrulaştırılıyordu. Nitekim sıradan insanların sokaklara çağrılıp azınlıkları linç etme eylemleri diğer toplumsal durumlarda da planlı ve sıklıkla kullanılacak cazip bir yönteme dönüştürülecekti.

12 Eylül darbesine gidişin önemli bir parçası olarak bu kez “milliyetçi milisler” sokaklara sürüldü. Bu kullanışlı toplum halet’i ruhiyesine 1990’lı yıllarda ise Kürt meselesinin yönetiminde “hassas vatandaşlar” olarak müraacat edilecekti. Polis ve asker gözetiminde bir araya gelen güruhlar Kürtlere her türlü ırkçı hakarette bulunup şiddet uygularken, 2000’li yıllarda bu kez sokak ortalarında fiili linçlere girişildi. Bu dönemde linçler giderek sistematik bir hal aldı. Kimi yerde inşaat işçileri, kimi yerde pamuk ya da fındık toplamak üzere başka şehirlerde çalışmaya giden mevsimlik işçiler sadece Kürt kimliklerinden ötürü bu “hassas vatandaşlar”ın toplu saldırılarına ve lincine maruz kaldı. Hatta özellikle batıdaki şehirlerde, devletin hoşuna gitmeyen her türlü protesto ve eylem, “bunlar PKK’lı” söylentisiyle illegalize ediliyordu. Evlerinden, iş yerlerinden, kahvelerden çıkarak bir anda linçci güruhlara dönüşen “vatandaş” görüntüsü giderek normalleşmişti. Elinde silahla kolayca sokaklara inip lince girişen bu insanların ruh halini Tanıl Bora “İnsan topluluklarının güruhlaşması, av gürühuna benzemesi, yırtıcı hayvan sürüsüne benzemesi, barbarlaşması ve insanlıktan çıkması” olarak tanımlıyor.

“Vatandaş sabrı”

2008’de Beyoğlu Tarlabaşı’nda DTP’lilerin protesto eylemine elindeki pompalı silahla ateş edenlere dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan şu şekilde savunmuştu: “Vatandaşlarıma özellikle sabır tavsiye ederim. Fakat bu sabır nereye kadar olacak bunun da endişesi içindeyim. Eğer siz vatandaşın mağazasının camlarını indirirseniz, vatandaşın hayatına kastederseniz hayatına kastettiğiniz vatandaş kalkıp da eğer elinde böyle bir tedbiri, böyle imkânı varsa kendisini savunma yoluna gidecektir. Yani bu tür yollara bir tür sevktir.”

Bu korumacı yaklaşımdan da anlaşılacağı gibi polisin yanında eylemci avına çıkan sivil milisler bizzat devletin koruması altındalar. Türk politik geleneğinde bu tarz korkutucu ve vahşi saldırganlığın kınandığı ve ayıpladığını pek görülmemiştir. Erdoğan’ın “vatandaşın böyle bir tedbiri varsa kendini savunma yoluna gidecek” demesi ile Kobanê için yapılan eylemlerden sonra bir Hüda-Par yöneticisinin kendi sempatizanlarına “herkes kendi tedbirini alsın” demesi arasındaki söylem benzerliği de devletle toplum kesimlerinin şiddet kullanması konusunda birbirlerine kolayca yol verebildiğini göstermektedir.

Neticede “vatandaş tepki gösterdi” adı altında sokaklara indirilen silahlı güruhlara onay veren devlet, hak talep etmeyi kriminalleştirmeye çalışıyor. Hak taleplerinin siyasal karşılıklarını bulması yerine bu talepleri şiddet yolu ile bastırma mekanizmalarını yeniden üreten bir dil dolaşıma sokuluyor. Toplumsal ilişkilerde çatışmaları harekete geçirenin saldırganlık olmadığı tam tersine saldırganlığı harekete geçirenin toplumsal çatışma olduğu gerçekliği kavranmadan bu durumların anlaşılması da güç görünüyor. Şiddet tekelini giderek daha fazla “makbul vatandaşlar”ıyla paylaşmaya meyleden yönetici zevat, her seferinde bir “iç savaş” provası yaptığının farkında mı?