Herkes tedirgin, HDP sakin

HDP’nin seçimlere parti olarak gireceğini açıklamasından beri, bir tedirginliktir almış başını gidiyor. Gerek iktidar ve gerekse muhalefet mahfillerinde hasıl olan tedirginliğin sebebi açık: Barajın altında veya üstünde, HDP her halükarda birilerinin “hesabını” altüst ediyor.

Seçim öncesi iktidarın tedirgin. Tedirgin olması iki sebepten kaynaklı. Birincisi, HDP’nin barajı aşması durumunda çıkaracağı vekillerin hemen hepsinin Ak Parti’nin hanesinden eksilmelere sebep olacağı, böylece hükümet edenlerin, anayasa değişikliği için gerekli olan vekil sayısına ulaşamayacak olmasıdır.

Bu durumda, Tayyip Erdoğan’ın gündeminde olan ve “yeni Türkiye” diskurunun esasını teşkil eden “başkanlık” sistemine geçilemeyecektir. Bu geçiş sağlanamadığı için, bu durumda ülke, Tayyip Erdoğan tarafından “fiili başkanlık” sistemi ile yönetilecek, bu da beraberinde anayasal tartışmalara ve yer yer de anayasal krizlere sebep olacaktır. Keza cumhurbaşkanı ve başbakan arasında “yetkinin” ve “iktidarın” kim tarafından nasıl kullanılacağına dair gerilimlerin baş göstermesi ise ihtimal dahilindedir. Hakan Fidan’ın “huzursuzluk” yaratan adaylık meselesi, Davutoğlu’nun istediği ancak Erdoğan’ın karşı çıktığı “şeffaflık yasasının” geri çekilmesi gibi örnekler, bu ihtimalin hiç de yabana atılır olmadığının göstergesidir.

Tayyip Erdoğan “fenomeninin” gücü ve etki alanı hesaplandığında, bu gerilim ihtimallerinin, Ak Parti “hareketini” derinden sarsması, türbülansa sürüklemesi oldukça zayıf bir olasılıktır. Amma ve lakin bu gerilimin mas edeceği enerji ve yaratacağı metal yorgunluk, iktidar mahfillerini “öyle veya böyle” düşündürmektedir.

Kısacası, HDP’nin barajı aşması durumunda, meclis aritmetiği gereği “başkanlık” sistemine geçilemeyecek, anayasal itirazlar, tartışmalar ve krizler sistematikleşecek, keza Ak Parti hareketi içinde, “yetkinin” ve “iktidarın” kullanımına dair yorucu ve yıpratıcı tartışmalar baş gösterecektir.

İkinci sebebe gelecek olursak, bu da, HDP’nin barajı aşamaması durumunda ortaya çıkacak olan politik durumdur. Nedir bu durum? Pek tabi ki Kürtlerin politik olarak “temsili” meselesi. Sistemle derdi olan Kürtlerin parlamento dışında kalmalarının yaratacağı negatif atmosfer “Türk devlet sisteminin” sırtında büyük bir yüke dönüşecektir.

Hem parlamentonun hem de seçimle işbaşına gelmiş bir iktidarın “temsili” ve “demokratik” meşruiyeti sorgulanacak, 12 eylül rejiminin uluslararası hukuk ve siyaset literatürüne bir “garabet” olarak tescillediği yüzde 10 seçim barajı, Türkiye’nin uluslararası imajını erozyona uğratacaktır.

Fransa başkanı Hollende tarafından Elsye sarayında otantik kıyafetleri ve askeri üniformaları ile ağırlanan “Kürtlerin”, Türkiye’de parlamento dışında “bırakılmaları”, kime nasıl izah edilecek. Kaçırılan ya da ıskalanan bu tarihi fırsat nasıl, ne şekilde telafi edilecek?

“Sistem dışı” kaldıkları duygusunun Kürtlerde yaratacağı halet-i ruhiye ve duygusal kırılmanın, beraberinde bir takım politik riskler üretebileceği ihtimali, herkesin olduğu kadar iktidarın da malumu.

Parlamentonun Kürtler açısından önemi oldukça yüksek. Taleplerini, var oluşlarını ve öfkelerini akıtabilecekleri önemli ve prestijli bir mecra. Dolayısıyla, parlamento dışı kalmanın, radikalleşmeyi tetikleyebileceği ihtimali ise hemen herkesin ortak yorumu.

Radikalleşme olur mu olmaz mı ayrı bir mesele, ama şu aşamada böyle bir ihtimalin, sadece iktidarı değil tüm devlet sistemini düşündürdüğü ve tedirgin ettiği kesin.

Yani kısacası, iktidar açısından HDP’nin seçimlere parti olarak girmesi amiyane tabirle “belalardan bela seçme” durumu. Anlayacağınız, HDP parlamentoya girse “bir dert girmese başka dert”.

HDP “süpermen” mi?

Peki ya muhalefet… Muhalefetten kastımız, öncelikli politik hedefi, iktidarın bir an önce değişmesi, Tayyip Erdoğan’ın gitmesi olarak özetleyebileceğimiz geniş bir kesim. Cemaati, seküler milliyetçileri, liberalleri, ulusalcıları ve bir kısım solcuları kapsayan bu geniş kesimi tedirgin eden durum ise, HDP’nin baraj altında kalma ihtimalidir.

Şayet senaryo gerçek olur ve HDP baraj altında kalırsa, HDP’nin çıkaracağı tüm vekillikler Ak Parti’ye geçecek, böylece Ak Parti anayasayı tek başına veya halkoyuyla değiştirecek çoğunluğu elde edecektir. Ak Parti’nin, “başkanlık sistemini” getirecek anayasal değişiklikleri yapacak nisaba erişmesi, muhalefet açısından “kabus ve felaketin” öteki adıdır desek abartmış olmayız.

Muhalefet, bu kabus ve felaket senaryosunun yarattığı panikle HDP’nin parti olarak seçime girmemesi yönünde telkinde bulunmaktadır. Bu ikazlar ve telkinler, bazen “politik karalama” yer yer de taciz boyutuna varmaktadır.

“Pejoratif” tarzını sorgulamayan ve “konformizmi” siyaset yapmak sanan bir kısım muhalefetin, kimliğini ve dilini inkâr ettiği Kürtlerden medet umması, çare beklemesi ise, yeterince ironik değil mi?

Kürtlerden, muhalefetin tüm yükünü omuzlayan bir “süpermen” olmasını bekleyen muhalefetin ana ekseninde hal böyleyken, düzeyli ve rasyonel eleştirilere örnek babında, Ahmet İnsel, Cengiz Aktar, Bekir Ağırdır ve Seyfettin Gürsel gibi isimler sayılabilir.

Bu isimler tarafından, HDP’nin barajı geçme olasılığının düşük olduğu, baraj altında kalınması durumunda bunun Ak Parti’ye yarayacağı, Erdoğan’ın önünün açılacağı, HDP’nin bağımsız olarak seçimlere girmesi halinde garanti 36 vekil çıkaracağı,  barajı aşması halinde ise bu sayının 50 civarında olacağı, dolayısıyla kar zarar hesabı yapıldığında, HDP’nin seçimlere parti olarak girmemesi gerektiği savı ileri sürülmektedir. Nitekim, Seyfettin Gürsel’in, seçimin muhtemel sonuçlarına ilişkin yaptığı simülasyon grafiği dikkate değer bir çalışmadır.

Bu uyarılar her ne kadar yerinde, tartışılabilir ve rasyonel olsa da, bu aşamada siyaseten karşılığını bulması imkân dâhilinde değildir. Çünkü Kürtlerden, muhalefetin tüm yükünü omuzlayan, ülkeyi kurtaran bir “Süpermen” olmasını beklenmektedir. Üstelik, “araçsallaştırılan” bir “süpermen”.

İşin özü, iktidarı tedirgin eden ikinci ihtimalin, tersinden muhalefeti tedirgin ettiğini söyleyebiliriz.

HDP cephesi

Genel olarak muhalefet blokundan, özel olarak da sol ve liberal cenahtan gelen ikaz ve uyarılara rağmen, HDP seçimlere parti olarak girmekte ısrarlı. HDP, baraj altında kalması halinde bunun Ak Parti’ye yarayacağı ve Erdoğan’ın önünün açılacağı ihtimalinden neden ürkmüyor ve tedirgin olmuyor. Diğer muhalif cenahların dile getirdiği kaygıları neden taşımıyor?

Sebebine gelecek olursak, ısrarla ve ısrarla anlaşılmayan ve de anlaşılmak istenmeyen şudur: HDP kitlesinin ana gövdesini oluşturan “ortalama” bir “Kürt seçmenin” esas ve öncelikli hedefi iktidarın değişmesi değil. Ne olursa olsun da bu iktidar gitsin motivasyonu ile hareket etmeyen bir ana gövde söz konusu.

Bu yüzden temel stratejisi ve beklentisi iktidarın değişmesi olan bir kitleden bahsedemeyiz. Bilakis, partiler arası “oy geçişkenliğine” dair yapılan birçok araştırma ile sabittir ki, Kürt partilerine oy veren seçmenin kahir ekseriyetinin ikinci tercihi Ak Partidir. Öte yandan bu “oy geçişgenliği” tersinden HDP için de geçerlidir. Bu sebeptendir ki Kürtlerin “hakim unsur” olarak yaşadığı bölgelerde HDP ve Ak Parti dışında üçüncü bir partiye olan ilgi ve teveccüh yok denecek kadar azdır.

Dolayısıyla, bu “algı” ve “anlam” dünyasının şekillendirdiği ortalama bir Kürt seçmen “kategorik” olarak ve “katı bir biçimde” “başkanlık sistemine” karşı değildir. Başkanlık sisteminin beraberinde neler getireceği, nasıl düzenlemeler içereceğiyle alakalıdır.

Parlamenter rejimin cari olduğu 90 yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca, özü itibariyle ve teknik olarak hiçbir zaman gerçek bir parlamenter sistemin yürürlük kazanmadığı, var olan “eklektik” sistemin ise demokrasi sicilinin hiç de parlak olmadığı ortada.

Katliam ve travmalarla dolu bu 90 yıllık tarihin yaşattığı acılar karşısında, henüz “ihdas” edilmemiş, ete kemiğe bürünmemiş bir “başkanlık sisteminin” daha “kötü” ve “anti-demokratik” olduğu iddiası ve bu iddiaya paralel ileri sürülen kaygıların, “ortalama bir HDP’li seçmende” dikkate değer bir karşılığı bulunmamaktadır.

Zaten, HDP seçmeninde, “başkanlık sistemine” dair bir tedirginlik ve dikkate değer bir kaygı oluşmuş olsaydı, HDP tabandan gelen tazyike maruz kalacak, “başkanlık sisteminin” gelme olasılığına karşı risk almayacak, seçimlere bağımsız adaylarla girecekti.

Hal böyleyken, iktidar ve muhalefetin tedirgin hali ortadayken, bizatihi bu sürecin “öznesi” konumunda bulunan HDP’nin “rahat” ve “sakin” bir görüntü çizmesinin sebebi budur.

Kendi seçmeninin tarihsel bilinçaltını, tepkilerini, reflekslerini ve önceliklerini iyi etüt eden HDP, buna göre “şekil” ve “pozisyon” almakta, barajın altında kalsa dahi, bunun “başkanlık sistemi” gibi “dışsal” siyasi sonuçlarının seçmeninde bir kaygı, telaş ve infial yaratmayacağını hakikatiyle hareket etmektedir. Seçmeninin kendisine sunduğu barajın altında kalma kredisini cömertçe kullanmaktadır.

Peki bu cömertlik iç bünyeye bir zarar verir mi? Vermez, zira HDP açısından ideal ve heyecan verici olan barajı geçmek ve yüksek bir temsille parlamentoda yer almak mıdır, amenna… Peki ya barajı geçemez ise? Bu HDP kitlesinde bir travma, içe kapanma, yılgınlık veya kopuş yaratır mı, hayır yaratmaz. Yaratmaz, çünkü HDP’nin ana eksenini ve gövdesini teşkil eden “siyasi hareket”, HDP barajı geçemese dahi bu durumu lehe çevirecek siyasal miras, birikim ve deneyime sahip bir hareket…

Bu deneyim ve birikim, “radikalizm” biçiminde kendini gösterebileceği gibi, “çözüm sürecinin” seyrine göre, sabırlı ve itidalli bir çizgiye de evirilebilir.

Baraj altında kalsa dahi topu iktidarın sahasına yollayan HDP seçmeni, kendi yerelinde “hakim güç” olmanın avantajıyla “bekle gör” siyaseti izlemeye devam edecektir. Bu elastiki durum, seçmeninin özgüveni ve “bekle gör” rahatlığı, HDP’nin elini güçlendirmekte, manevra alanını genişletmektedir.

Dolayısıyla, 2015 genel seçimi HDP açısından bir ilk olması itibariyle önemli ve heyecan vericidir lakin, bir “kader seçimi” de değildir.