Kürtlük krizi ve beyaz maskeler

Kürtler, adlarının altını çizerek siyaset yaptıklarında milliyetçilikle suçlanıyorlar! Oysa Kürtlerin adlarını zikretmesi nefs-i müdafaadır. Bu “suçu” işlememek için taleplerini belirsiz bir “kurtuluş” prosedürüne bağlamak Kürtlere yapılmış büyük bir haksızlıktır bu yüzden. Devlet söyleminde, “Türk, Kürt, Laz, Gürcü, Çerkez…” kolajı olmadan tek başına söylenemeyen “Kürt” kullanımından da pek farkı yoktur.

Bilindiği gibi, Ahmet Şık istifa gerekçesini “HDP içindeki yapısal sorunlara” bağladı. Akabinde Ayhan Bilgen de, verdiği röportajda HDP’ye dair yapısal sorunlara dikkat çekti. HDP yöneticileri tarafından konuya dair bugüne kadar tatmin edici bir açıklama yapılmadı. Seçmeninin sezgileri yoluyla söz konusu “yapısal sorunları” kavraması bekleniyor anlaşılan! Bu sorumluluğa istinaden, detayı verilmeyen yapısal sorunların neler olduğunu ve çözümün ne olabileceğini tartışmaya çalışalım. 

Kürtler cemaat değil, ulustur

HDP’li müttefikler yani Kürtler ile Türkiye sol hareketleri, HDP’nin siyasi öncelikleri meselesinde anlaşamamakta. Siyasi öncelik meselesi yöntemsel bir sorunu gündeme getirmekte ve kavramsal çerçevenin yeniden oturtulmasına ihtiyaç duyulmakta. Zira, yapısal denen sorun tam olarak burada başlıyor. 

HDP’li Kürt siyasetçilerin ve müttefiklerinin gözden “kaçırdığı” kritik husus şu: Kürtler bir cemaat değil devletsiz bir ulustur. Dili, kültürü, coğrafyası ve farklılıklarıyla heterojen bir ulus. Solcusu, feministi, Müslümanı, sağcısı, seküleri, Alevi’si, Sünni’si, işçisi, köylüsüyle farklı toplumsal sınıf ve katmanlardan teşekkül bir ulus. Kimine göre sömürge, kimine göre ise sömürge addedilemeyecek kadar “statüsüz” bir ulus. Dolayısıyla Kürtlerin, Araplar, Türkler ve Farslarla ilişkisi en genel tanımıyla ezen-ezilen ulus bağlamında okunmalıdır. Ulusların ezme ezilme ilişkisi ise mekanik değil diyalektiktir. Bu ezme ezilme diyalektiği ise sınıflar, partiler, bireyler, ideolojiler ve hatta “niyetler” üstüdür. 

Somutlaştırırsak, HDP içinde veya dışında, Türkiye soluna mensupsan, hakim ve güçlü olan ulustansın. Dolayısıyla niyetin, partin, görüşün, ideolojin, kimliğin ne olursa olsun hakim ve avantajlı konumdasın. Niyetinin iyi, halis, naif olması, bu hakim ve avantajlı durumu değiştirmemektedir. Kabul etse de etmese de o “milet-i hakime”dendir. 

Barış Ünlü, “Türklük Sözleşmesi” adlı kitabında bu vaziyeti yerinde bir tespitle özetliyor. Türklük fenomeninin Türkleri yukarıda ve içeride, Türk olmayanları ise dışarıda ve aşağıda tuttuğunu söyleyen Ünlü, bu kurumsal-yapısal Türkçülükten, Türkçü veya Türk milliyetçisi olmayan kişilerin de faydalandığını söylüyor. Bu noktada, Ünlü’nün kitabında çokça atıf yaptığı Steve Biko’yu anmak kaçınılmaz. Biko, Güney Afrika’da beyaz Apartheid rejimine karşı mücadele etmiş siyahi bir liderdir. Kitaptan alıntılarsak; “Biko’ya göre, Apartheid karşıtı mücadelede Siyahlar, Beyazlarla aynı örgüt içinde olmamalıydılar. Çünkü bu tarz birliktelikler, Siyahların aşağılık kompleksi ve çekingenlikleri ile Beyazların üstünlük kompleksleri ve öz güvenlerini aynı çatı altında birleştirdiğinden, kaçınılmaz olarak Beyaz üstünlüğünü ve Siyah güçsüzlüğünü yeniden üretiyorlar, dolayısıyla ortadan kaldırmayı amaçladıkları Apartheid’i paradoksal bir biçimde güçlendiriyorlardı. Siyahlarla aynı ortamlara girerek vicdanlarını rahatlatan Beyazlar, Siyahların yanından ayrılıp Beyaz hayatlarına döndükleri zaman artık suçluluk duygusu da duymuyorlardı.”

Nihayet, Biko’nun “Siyah Bilinci” (Black Consciousness) adıyla kavramsallaştırdığı hareket, aynı çatı altında örgütlendiği Beyaz demokrat, solcu ve liberallerden ayrı örgütlenmiş, bağımsız siyaset yapmış ve bu tavır Nelson Mandela’nın önderlik ettiği ANC’yi (Afrika Ulusal Kongresi) siyasi tıkanmışlıktan kurtarmıştı.

HDP’ye dönersek, Türkiye solu hakim ulus ideolojisi olmasından mütevellit üstenci bakış ve fikri tahakkümle arasına mesafe koyabiliyor mu? En son Mücahit Bilici’nin işaret ettiği ve Kürtleri ilgilendiren bir iç tartışmaya, HDP PM üyesi Ender Öndeş’in müdahil olma biçimi pek çok şeyi özetler nitelikteydi. Öndeş, kibrin ve üstenciliğin “doğal” habitusunun bahşettiği verili cüretle kaleme aldığı yazısında, sol cenahta değişen bir şey olmadığını hepimize göstermiş oldu. Hesaba katmadığı ise Kürdün, hayatta kalmasını sağlayan ve bu kibri nerede olsa tanıyacak olan siyah bilinciydi.

Kürtler, kendi adlarının altını çizerek siyaset yaptıklarında milliyetçilikle suçlanıyorlar! Oysa Kürtler ezilen bir ulustur ve adlarına siyaset yapmaları, dillerinin, kültürlerinin, benliklerinin, kısacası varlıklarının yok olmaması için kaçınılmaz bir nefs-i müdafaadır. Bir Fransızın bir Cezayirliyi milliyetçilikle, despot kocanın karısını cinsiyetçilikle, fabrikatörün işçisini burjuva olmakla suçlaması ne kadar absürt ise, Kürtlerin milliyetçi olmakla suçlanması da bir o kadar absürttür ve fikri yoksunluktur. 

Yaşanan Kürtlük krizidir

Amaç Türkiyelileşmek ise doğru olan, Kürtlerin kendi kimliklerinin gerektirdiği hak siyaseti doğrultusunda Türkiyelileşmesidir. Bu, solcu, demokrat, liberal çevrelerle daha sahici bir ilişkiyi mümkün kılmakla kalmaz, aynı zamanda devlet sistemine talep ve itirazların bildirilmesinde de net ve sahici bir tavrı mümkün kılar. Ancak sahici olmama hali, bahse konu yapısal sorunların ve krizlerin taşıyıcısı olmuş ve Kürtlerin kaybını kritik düzeye taşımıştır. Kürtlerin kendi olmama ve kendiyle hicap duyma hali, “sesli ve etkili” siyaset yapmaya alışkın Kürtlüğü krize sokmuştur. Kürtler, öncelikli talepleri ile birlikte dondurulmuş, Kemalist siyasetin ve hedeflerin arkasında konsolide edilmiştir. Böylece Kemalizm, tarihsel olarak vesayeti altında tuttuğu Türkiye solu üzerinden Kürt siyasetini de vesayet altına almıştır. 

HDP’nin yakın zamanda açıkladığı 9 maddeli “tutum belgesi” bu açıdan dikkat çekicidir. Kürt kelimesinin sadece iki yerde geçtiği belgenin 4. maddesi şöyle başlıyor: “Bütün ezilen ve dışlanan kimlik ve kültürlerle birlikte Kürt halkının varlık ve haklarının tanınmasını…” Devlet söyleminde, “Türk, Kürt, Laz, Gürcü, Çerkez…” kolajı olmadan tek başına söylenemeyen “Kürt” kullanımını hatırlatan bu yaklaşım; gayet açık ve net olan Kürtlerin taleplerini belirsizlikle malul bir prosedüre bağlıyor.

Güney Afrika dahil birçok evrensel deneyim de ortadayken; Kürtlerin 40 yıllık hatta 100 yıllık mücadele geleneği, tecrübesi ve birikimi alınıp Türkiye sol hareketlerinin tasarrufuna terk ediliyor. Akademisyen Sharo Garip’in ifadesiyle, “40 hatta 100 yıl gibi uzun bir zaman diliminde elde edilmiş ‘ulusal sermaye’, ‘ideolojik sermayenin’ hesabına geçirilmiştir.” Kürt siyaseti, Kürtlüğünü adeta sessiz duvarların ardında saklarken; sol bileşenler, siyasal mücadelelerinde Kürtlüğe dair taleplerin gündeme getirilmediği ve Kürtlüğün görünmediği demokratik talepler telkiniyle bu duvarları daha da yükseltiler.

Giderek CHP’nin temsil ettiği tahayyül etrafında konsolide olan Türkiye solu İstanbul, Ankara, Adana, Antalya ve Mersin gibi büyük şehirleri Kürtlerin verdiği oylarla kazandı. Bu büyük başarıya rağmen peki Kürtler ne aldı! Hiçbir şey. Hiçbir şey almadığı gibi, Kürtlere, kurumsal ve herkesin duyabileceği bir teşekkür bile fazla görülmüş, zül addedilmiştir. Kendilerini onurlandıracak bir jestin dahi fazla görüldüğü Kürtler, “çaresiz ve muhtaç” bir kitleye dönüştürülmüştür.

Yüzleşelim veya yüzleşmeyelim, esasında var olan bir Kürtlük krizidir. Krizin sebebi de Kürtler ve Türkiye solunun, aralarındaki nesnel ve eşitsiz duruma rağmen aynı çatı altında örgütlenmeleridir. Peki Kürtlerin bu gidişatı kıracak gücü yok mudur? Tabii ki vardır. Unutmayalım ki Kürt legal siyasetinin tarihi HDP ile başlamadı. 1990’lardan 2010’lu yıllara kadar, kendi partilerinde örgütlenmiş, taleplerini kristalize edip devletin karşısına dikilmiş, ödediği onca bedele, faili meçhul cinayete rağmen düşmemiş, yılmamış, taleplerinde ısrarcı olmuştur. Nitekim devlet tarafından tanınmış, diyalog ve müzakere yoluyla masaya oturmuştur.

Talep net: Dil ve statü

Kürtlerin mücadele sürecinde kristalize ettiği talepleri oldukça net. Ucu ve sınırları belli olmayan, muallak bir “demokrasi mücadelesi” söylemi gerektirmeyecek sadelikte. Nedir bu talepler: Dilinin kamusal alanda tanınması, ana dilde devlet destekli eğitim ve kendini yöneteceği bir statü. Özetlersek dil ve statü talebi. Kürt meselesi de esasen dil ve statü meselesidir. Büyük laflar etmenin, uzun ve karmaşık tartışmalar yürütmenin, suyu bulandırmak dışında bir anlamı yoktur. 

Hiçbir Kürt, Kürt siyasetinin solcu, demokrat ve liberallerle çalışmasına karşı çıkmaz. İtiraz edilen husus, bu birlikte siyaset yapma halinin kapsam ve içeriğidir. Tarafların ayrı örgütlendiği ve kendi siyasetlerini yaptığı, anlaşabilirse seçim dönemlerinde ittifak yaptığı ve bu ittifakta tarafların gücü ve oy potansiyeline göre temsil edildiği bir model adil bir modeldir ve herkesçe genel kabul görecektir. Şu anki model ise temsil ve demografik açıdan, adil bir model değildir. Madem demokrasi ve adalet için mücadele ediliyor, demokrasi ve temsilde adaletin kendi içinde sağlanması gerekmez mi?

Bu anlamda, Türkiyeli bir siyaset için bir Kürt partisi olarak siyaset yapılması gerektiğine yönelik tespitler yerinde ve elzemdir. Kendi realitesiyle var olan, kendi talep ve öncelikleri üzerinden siyaset yapan, arkasındaki devasa oy potansiyelinin gücüyle kendi çıkarları için pazarlık eden ve siyaset üreten bir Kürt partisine, her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır. Bu sadece Kürtler için değil, Türkiye demokrasisi içinde bir ihtiyaçtır. Türk demokrasisi üzerinden Kürt meselesi gibi ağır bir yük kalkacak, diğer demokratik sorunların tartışılması kolaylaşacak ve çözülmesinin önü açılacaktır. 

Kürtler, sadece kendi çocukları için değil Türkiyeli tüm çocuklar için gölgeler altında koşmaktan vazgeçmelidir artık. Ve kaybedecek zaman yoktur. Frantz Fanon’un dediği gibi, siyah derilerden beyaz maskeleri atma vaktidir. 

Not:

Kürtlerin temsil meselesi ve HDP eksenli son zamanlardaki tartışmalara özellikle sosyal medya üzerinden verilen yanıtlar, muhalif/özgürlükçü iddiasındaki bazı kesimlerin bu iddianın hilafına, asgari ifade özgürlüğü ilkesine dahi tahammül etmediğini gösteriyor. Eleştirilerin statükocu bir refleksle ve iktidarlardan duymaya alışkın olduğumuz “zamanlama manidar” itirazlarıyla karşılaşması ve “liberal”, “sağcı”, “devletçi” gibi ipe sapa gelmez yaftalamalar tartışma ortamını zehirleme riski barındırıyor. “Boykot” tehditleriyle, sınırlı sayıdaki ciddi tartışma ve haber mecraları otosansüre zorlanıyor. Okuduğunuz bu metnin, yaklaşık bir buçuk ay önce yazılmasına karşın henüz yayınlanabilmesinde söz konusu tehditlerin de payı olduğunu söylemeliyim.