Kürtlük bir gün biter mi: Bir beyaz yaka deneyimi

Görsel: Ahmet İltaş / behance.net

Kürtlüğümün turnikeden geçip geçemeyeceğini yazalı altı yıl oldu. Şimdilerde hayat, bir yerlere geçebildiğimi müjdeliyor bana. Beyaz yakalı yıllarımla harmanlanmış Kürtlüğüm öyle hoş bir noktada ki; ne kusur, ne gurur… Üflesen karışıp gidecek o tatlı deniz havasına, öyle hafif…

Solo performansıma olan sonsuz güvenimle açtığım şarabımda son kadehimi dolduruyorum. Bilmem kaçıncı defa “Home is where it hurts” çalıyor ve ben “bir şarkı daha ne kadar güzel olabilir” diye düşünüyorum. Balkondan bağıra bağıra bu şarkıyı söylemek geliyor içimden. Ama nezih mahallemin bu tür bir eylemi hoş görmeyeceğini, zaten benim de bu tür bir kendiliğindenlik için haddinden fazla uslu olduğumu anımsıyorum. Ortopedik ve de organikliği su götürmez yatağıma geçip uykuya dalmaya çalışırken, ve elbette içtiğim şarap bütün bilgeliğini ruhuma üfleyip kenara çekilmişken, yürüdüğüm yolları ve vardığım yeri düşünüyorum. Otuz yıl önce, taşınacağımız haberi biz varmadan küçük Ege ilçesine ulaştığında ahalinin “mahalleye Kürtler geliyor!” diye paniğe kapıldıkları an ile tapu dairesinde elimdeki kağıtta Fenerbahçe Mahallesi yazısını görüp kendimle gurur duyduğum an’ın ortasında bir yerdeyim. Okunan okullar, çalışılan plazalar, alınan terfiler sonunda olduğum bu insan; altı yaşındayken “beni oyunlarınıza alabilirsiniz, sordum ben aslında Kürt değil melezmişim” diyen o küçük kızı karşısına alıp “canım korkma, Kürtlük kusurunun diyetini ödedin ve artık kabul görebileceğin bir yerdesin, haydi koş gönlünce” diyebilir mi?

Bitmeyen yer kavgası…

Yer, doğduğumuzdan beri uğruna gidip geldiğimiz bir mücadelenin adı. Önce annemizin kucağına hiç çıkmayacak gibi yerleşiyoruz. Yeri geliyor kardeşle, yeri geliyor annemizin yorgunluğuyla mücadele ederek kapıyoruz o yeri. Sonra sokak, ah o sokak! Orada başlayan yer tutma mücadelesi hayattan bir fragman. Kendisi güçlüler, abisi güçlüler, tokası havalılar, her gün cips alabilenler, ayakkabısı cafcaflılar, saçları güzeller, topa iyi vurabilenler ve diğerleri… Ayrımların yalınlığı ve keskinliği çok net; kaçacak bir yer yok. Acı bir kabul oluyor yersizlik. O cenderede uslu uslu büyümeyi bekliyorsun artık; illa ki bitecek, mutlaka bitecek, bit, hadi bit.. Sonra okulda yer edinme faslı başlıyor. Benim okul hikayelerim hep şu fonun üzerine yazıldı: “Yavrum okumaktan başka çaren yok, biz sana bir iş, bir servet, belki bir ev bile bırakamayacağız. Burada ve hayatta var olmak için okumalısın.” Hayatta yapacağım en iyi şeyin söz dinlemek olduğu o zamandan belliymiş, okudum bol bol ve evet, ön sırada gözlüğümle güzel bir yer edindim kendime. 

Üniversitedeki yer mücadelesi aynı iplik ama onlarca farklı renk çeşidiyle önce online, ardından tüm mağazalardaydı.. Öğrenci topluluklarında da yer edinebilirsin, siyasi bir oluşumda da, kütüphanede de, kafeteryada da… Temel dinamikler oralarda da aynı tabii; hala birilerinin tokası daha havalı, hala birileri topa daha iyi vuruyor… Dursa aslında fena olmayacakken, illa ki büyük bir azimle yoluna devam ediyor hayat; şimdi sıra, ortamların en ulvisinde, plazada yer kapmada! 

Önce internette rahat rahat gezinmeye el verecek sote bir yer kapma mücadelesi, sonra motivasyon yemeklerinde kritik pozisyondaki yoneticilerin yamacına oturup alkolü tam dozunda bırakmayı en iyi bilen olduğunu gösterme gayreti… Ve illa ki kiracısı olduğun Gültepe’nin aslında Levent olduğuna çevreyi ve kendini ikna etme mücadelesi… 

Plaza asansöründe bastığın düğmenin numaraları büyüdükçe, yer mücadelesinde “şampiyon belli, ikinci kim?” havaları esiyor, beyaz yakalının 30 sqm odasında. Orta ve üst düzey yönetici beyaz yakalının artık plazada bir yeri var; toplantı masasında, otoparkta, lounge’ta, Nusret’te de hep bir yeri olacak… Bir köpek sevimliliğinden uzak bir ifadeyle işer durur beyaz yakalı yönetici, ona ait yerlere. Güneşlidir artık onun hayattaki yeri, hafif tatlı bronzluğu da aileden değil, aslında buradan gelir. Peki şimdi mücadele sona ermiş ve hayatta her anlamda afili güzel bir yer edinilmiş midir?

Bu turnike nereye çıkar?

Müstear isimle yazmak zorunda hissettiğim, Kürtlüğümle turnikeden geçip geçemeyeceğimi sorguladığım yazıyı yazalı  altı yıl oldu ve şimdi bir yerlere geçebildiğimi müjdeliyor hayat. Beyaz yakalı yıllarım,  Ege ilçesinin kenar mahallesinde kapamadığım yeri, İstanbul’un Fenerbahçesinde edinmeme vesile oldu.  Ve yıllar önce ailemi göç ettiren, bizi köklerimizden koparan hikaye sonunda varmak istediği yere varmış gibi!… Orta sınıflıkla harmanlanmış Kürtlüğüm, öyle hoş bir noktada ki şimdi; ne kusur, ne de gurur… Hani üflesen karışıp gidecek o tatlı deniz havasına, öyle hafif… 

Kürtlüğün, gündelik hayatımda bir bileşen olmaktan çıkmasıyla oluşan alanda, yeniden hikayeme bakabilmeye başladığımda, yer edinmenin topografik bir ikilemden fazlası olduğunu görüyorum. Doğduğum topraktan koptuğumda, aynı zamanda duygusal bir yer-yurtsuzluğa göç ettiğimi ve bunu bin 700  kilometrelik yolculukta kimsenin bana söylemediğini fark ediyorum. En güvenle bastığın halıyı ayağının altından çekmesiyle nam salmış hayat, şimdi tam da başardığımı düşündüğüm yerden vuruyor beni: “Altı ay oturdun diye buralı mı sandın kendini?”

Daha iyi şartlarda yaşayabilmem için koparıldığım köklerim şimdi bir hayalet gibi kuşatıyor beni. Göçmüş bir ailenin çocuğu olarak büyümenin onlarca dezavantajı arasından seç-beğen oynuyorum. Yeni taşındığın ve seni hep kusacakmış gibi duran bir coğrafyada, o dört bölmeli midede kalabilmek için hep başarılı olmaya çalışmak, hep bir yerleri tırmalamak ve hep sonsuz bir kaygı halesinde yaşamak bu dezavantajların en büyükleri sanırım. Şimdi bulunduğum noktadan dönüp baktığımda aynı toprakta doğup büyüyebilmenin; çok derinde bir yerde sabitini bulabilmenin, hayatta duygusal bir yer edinme mücadelesinde çok kıymetli olduğuna inanıyorum.  Bir yere kök salmak, oranın senin olduğunu ve elinden alınmayacağını bilmek, orada kabul göreceğinden emin olmak, koltuğa oturup sakince etrafına bakabilmek, hiçbir şey başarmak zorunda olmamak, sevilmek için çaba göstermemek, durmak,  içine çekmek, havaya karışıp geri aynı koltuğa yoğuşmak, anneannenin  suladığı çiçekleri bir gün kızının koklayacağını bilmek, akışa güvenebilmek… 

Elimde koparıldığım köklerimden yıkık dökük parçalar varken, bütün bu hikayeyi tamamlanmış bir başarı öyküsü gibi okuyamıyorum. Hayatta kalma savaşının çok yoğun yaşandığı bir coğrafyadayken insanı bir bütün yapan duyguları konuşmak çok lüks geliyor birçok insana. Ancak derdimiz “iyi ve bütün” bir hayat sürebilmekken, kim duygusal yer-yurtsuzluğun önemsiz olduğunu iddia edebilir? Kürt kimliğinin bu coğrafyadaki dezavantajlarından sıyrılabilmek için maruz kaldığımız göç hikayesi, üstüne koca bir bina inşaa etmeyi başardığımız zeminde aslında o ilk tuğlanın elimizden alındığını, o koca binanın temelsiz; köksüz olduğunu haykırıyor bize. İnsanlık olarak bütün yolları günün sonunda kendi ağacımızın altında güvenle, öz saygıyla durup dinlenmek için yürüyorsak şayet; kimliğimiz yüzünden yarılmış bir geçmişle yola başlayınca herkesinkinden daha uzun ve daha sarmal bir yol bekliyor bizi…