Neoliberalizmin öldüğünü nasıl anlayacağız?

Görsel: Ralph Zabel – Neoliberalizmin ideologları Hayek ve Friedman / The Correspondent

Bugün neoliberalizmin kaderini belirleyecek olan şey, virüsün yarattığı ekonomik zararın boyutu değil; virüsün neden sonuçla ilgili beklentilerimizi ne ölçüde dönüştürdüğüdür.

Seth Ackerman / Jacobin

Koronavirüs neoliberalizmi mahkum etti mi? Tuhaf-dünya manşetlerinin kafa karıştıran akışı göz önüne alındığında, böyle düşünmekte haksız sayılmazsınız. Sağcı Cumhuriyetçiler, bir zamanlar “toplayıcı” olarak alay ettikleri aynı talihsiz kitlelere yeni basılmış paraları dağıtmak için hevesle koşuşturuyorlar. Financial Times, “temel gelir ve servet vergileri” de dahil olmak üzere, “son kırk yılda hakim olan politika yönünü tersine çeviren – radikal reformlar” çağrısında bulunuyor. National Review’de bir yazar, “İleri neoliberalizmin hali hazırda bir sağlık sorunu vardı ve bu küresel salgın onun için ölümcül olabilir” diyor.

Öte yandan, bu filmi daha önce görmüş gibiyiz. 2008 mali krizinden sonra, laissez-faireci (bırakınız yapsınlar) Chicago Okulu’nun önde gelen ideoloğu Richard Posner, çöküşün “kapitalizmin bir başarısızlığı” olduğunu kabul eden bir makale yayınlarken; New York Times, “serbest piyasaların kendi kendini düzelten gücüne çok fazla inandığını kabul eden”, “alçakgönüllü” Alan Greenspan hakkında yazdı. Bir on yıl daha, 1997 Asya mali krizine, geri dönüp forum sayfalarını, kibar haftalık dergileri karıştırın: radikal olmadıkları şüphe götürmeyen kalemlerin -finansal panik dönemlerinde alıştığımız bir gazetecilik kinayesi olarak- “Marx’ın neyi doğru yaptığı” üzerine düşündükleri bir makale türü bulacaksınız.

Görünüşe göre, her on yılda bir ekonomi tutukluk yapıyor, merkez bankacıları aşırı hızlanıyor ve yorumcular geçici olarak neoliberal dönemin sona erdiği görüşünde birleşiyor. Sonra her şey normale dönüyor, sadece daha kötüsüne. Neoliberalizmin tekrarlayan krizi, neoliberalizmin merkezi bir özelliği olduğunu kanıtladı.

Elbette bu sefer çok farklı olabilir. Ancak neoliberalizmin hayatta kalma olasılıklarını değerlendirmek istiyorsak, önemsiz tahvil piyasalarındaki dalgalanmalar veya Eurogroup bildirilerinde ipucu aramamalıyız. Pandeminin akut safhası geride kaldığında, bu entrikaların uzun vadeli etkilerinin ne olacağını bilmek için henüz çok erken.

Bunun yerine, daha temel bir soruyla başlamalıyız: Neoliberalizmin sona erdiğini nasıl anlayacağız?

Neoliberalizmin ölümünün neye benzeyebileceğini hayal etmek için, selefinin ölümüne bakabiliriz: New Deal*, sosyal demokrasi veya “yerleşik liberalizm”. Böylesi tarihsel geçiş anları incelendikçe, Hegel’in Minerva baykuşunun alacakaranlıkta uçtuğu şeklindeki hükmünü doğruluyor gibi görünüyor; tarihsel bir çağ ancak gerçeğin ardından anlaşılabilir.

Sadece bir örnek verelim. New Deal emrinin feshine giden yolun kötü şöhretli kilometre taşı, Ağustos 1971’de Richard Nixon’un ABD’nin doları artık altın karşılığı için kullanmayacağı şeklindeki sürpriz açıklamasıyla başlayan, Bretton Woods sabit döviz kuru sisteminin kaldırılmasıydı. Bu düzeni yıkmak, Milton Friedman ve onun, birçoğu Nixon yönetiminin üst kademelerine tohumlanan, Chicago Okulu kliğinden müritlerinin, uzun zamandır sıkı sıkıya bağlı olunan hedefi olmuştu.

Geçmişe bakıldığında, değişim çok önemliydi ve zamanla, bugün bildiğimiz serbest akışlı sermaye ve kesintisiz küreselleşmenin tamamen finansallaşmış dünyasını doğuracaktı. Nitekim, hareket şimdi birçok kişiye bir tür ön-neoliberalizmin sürünen ilerlemesiymiş gibi görünüyor. Ama o zamanlar böyle görünmüyordu.

15 Ağustos 1971 tarihli konuşmasında Nixon, ayrıca bir refakatçi politikasını açıkladı: kapsamlı bir ücret ve fiyat kontrol sistemi. Şaşırtıcı derecede müdahaleci olan plan, ABD ekonomisinin büyük bir kısmının yaklaşık iki yıl boyunca, yeni oluşturulan Yaşam Maliyeti Konseyi’ndeki bürokratların dikte ettiği ayrıntılı fiyatlandırma altında faaliyet göstermesine yol açtı.

Nixon, meşrebi gereği, serbest piyasalara içten inanan ve özellikle fiyat kontrollerine karşı biriydi. Ancak, pratik bir politikacı olarak endişesi New Deal düzenini bozmak değildi; yeniden seçimi kazanmaydı. Ve Nixon’un Ekonomi Danışmanları Konseyi başkanı Herbert Stein’ın sözleriyle fiyat kontrolleri, 1971’in enflasyonist Birleşik Devletler’inde “Roosevelt’in bankaları kapatmasından bu yana bir başkan tarafından yapılan en popüler ekonomik hareketti.”

Bugün fiyat kontrollerinin popülaritesini anlamak zor, ancak o zamanlar Amerikan seçmenleri, hükümeti vatandaşların maddi güvenliğinden yakından ve neredeyse içtenlikle sorumlu tutan New Deal zihniyetinin pençesinde yaşıyordu hala. 70’lerde işçi aktivisti Mark Dudzic’in dediği gibi, “eğer et fiyatları çok yüksekse, birileri lanet olası bu konuda bir şeyler yapsa iyi olur.”

OPEC’in 1973 petrol fiyatlarını dört katına çıkarmasının ardından değişen şey buydu. Nixon’un fiyat kontrol programı ilk iki yılında başarılı olsa da, petrol patlaması küresel ekonomiye, tüm diğer ince ayar ekonomik girişimleri geçersiz kılan güçlü bir enflasyonist şok enjekte etti. Şimdi, özellikle şokun 1979’daki devam filminden sonra, enflasyonu kontrol altına almak için siyasi olarak uygulanabilir tek bir seçenek kalmış gibi görünüyor: yüksek faiz oranları ve kitlesel işsizliğin kör araçlarıyla dünya ekonomisini anlamsızca dövmek.

Nihayet altı yıl sonra, yeni Federal Rezerv başkanı olarak Paul Volcker’ın, dünyadaki yoksullara gaddarca bir hareketle, sınıf güçleri dengesini kalıcı olarak sermaye lehine değiştirirken başardığı şey buydu.

Halkın New Deal zihniyeti, özel kar arayışı karşısındaki devlet acizliğine dair yeni bir beklentinin yerini almasıyla, stagflasyon yıllarının ezici seyri altında nihayet yok oldu. Serbest piyasaların Friedmancı elçilerinin her zaman iddia ettikleri gibi, devlet ekonomiyi kontrol etmede aciz olduğunu kanıtladı. Artık hükümetin et fiyatları konusunda “bir şeyler yapmasını” sadece bir aptal bekleyebilir; buna piyasa karar verecekti.

Kırk yıl sonra, koronavirüs, petrol şoklarının New Deal düzenindeki etkisine ürkütücü bir paralellikle küresel neoliberal rejimi vurdu. 70’lerdeki politika yapıcılar, ekonominin en hayati üretim girdilerinden birinin fiyatının sadece bir gecede dört katına çıkmasıyla karşılaşmış, on yılın büyük bir kısmını enflasyonu kontrol altına almak için mücadele ederek geçirmişlerdi. Benzer şekilde, bugün merkez bankaları, son on yılı umutsuzca kronik olarak düşük bir enflasyon oranını desteklemeye çalışarak geçirdiler, yalnızca ekonominin toplam talebinin büyük bir kısmının, görünüşte hiçbir yerden ortaya çıkan bir virüs tarafından yok edildiğini bulmak için.

Bugün neoliberalizmin kaderini belirleyecek olan şey, virüsün yarattığı ekonomik zararın boyutu değil; virüsün neden sonuçla ilgili beklentilerimizi ne ölçüde dönüştürdüğüdür. Dünyanın dört bir yanındaki merkez bankaları ve hazineler, ideolojik tercihlerine bakılmaksızın, kendilerini şu ya da bu şekilde ekonominin geniş alanlarını toplumsallaştırmaya ve vatandaşlarının refahı için çok daha doğrudan sorumluluk üstlenmeye zorlanmış bulabilir.

Olası olanın sınırları gözle görülür bir şekilde değiştiğinde, insanların gördüklerini unutmalarını sağlamak zordur.

*New Deal (Yeni Düzen) kavramı, 1929’da tüm dünyayı etkisi altına alan ekonomik kriz dönemine ait. Dönemin ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt’in ABD’yi bu buhrandan kurtarmak için 1932’de uyguladığı ekonomik, sosyal ve siyasal önlemleri içeren New Deal girişimi, özellikle istihdam yaratmaya ve kamu yatırımlarının artırılmasına odaklandı. ç.n.

Kaynak: jacobinmag.com

Çeviri: Geremol

Yazının orijinali: If Neoliberalism Were to End, How Would We Know?