SDG ile petrol anlaşması ne anlama geliyor?

ABD ile SDG arasındaki petrol anlaşması, Suriye’de sürece dahil olan güçlerden peş peşe açıklama gelmesine neden oldu. Temsilcileri, Kürt toplumunun çıkarlarını korumak için uluslararası ilişkiler paradigmasının kurallarına göre pozisyon almayı ve bu konuda esnek olmayı bir zorunluluk olarak görmeli.

ABD ile SDG arasında yapılan petrol anlaşması, Suriye’deki sürece dahil olan güçlerden peş peşe açıklama gelmesine neden oldu. Bu anlaşma haliyle, Şam yönetimi, Türkiye, İran ve Rusya’nın hoşuna gitmedi. Bunlardan bir tek Türkiye, Şam yönetiminin gitmesinden yana. Diğerleri, özellikle Rusya, Şam yönetiminin ayakta kalmasını sağlayan esas aktör. İran da müttefiki Şam’ın bugüne kadar hep yanında durdu. Kürtler lehine bir gelişme/kazanımın Ankara, Şam ve Tahran’ı her zaman aynı cephede buluşturduğuna şüphe yok. Anlaşmanın Kürtler açısından getirisi-götürüsü hususundaki görüşler ise muhtelif.

ABD neyi hedefliyor?

Belki de sorulması gereken ilk soru ile başlamalı; ABD bu anlaşma ile neyi hedefliyor? ABD’nin onayı olmadan böyle bir anlaşmanın mümkün olmayacağını biliyoruz. Nitekim, ABD Dış İşleri Bakanı Mike Pompeo, ABD Senatosu’nda kendisine sorulan soru üzerine anlaşmayı desteklediğini ifade etti. Şirket yerine “ABD ile anlaşma” dememizin sebebi bu.

Soruya dönecek olursak; ilk olarak, baştan beri ABD istikrarlı bir biçimde “Esad rejiminin devam etmemesi gerektiğini” sürekli savundu. Zaman zaman cihatçı örgütlerin sahada etkinlik kazanması ile önceliği değişse de temel amacı Esad rejiminin devrilmesiydi. Bu bağlamda ABD, Suriye’deki iç savaşı kendisi açısından bir fırsat olarak görüyordu: Bölgedeki çıkarları için tehdit oluşturan İran ile hareket eden, soğuk savaş öncesi ve sonrası Rusya’nın yanında duran Suriye’yi İran ve Rusya yörüngesinden çıkarabilirdi. ABD için sorun olan, Şam’ın İran ve Rusya tarafında oluşu değildi sadece. HAMAS ve Hizbullah gibi örgütlerle ilişkisi ve İsrail’in güvenliğine tehdit oluşturması da Şam’ı hedef haline getiriyordu. Dolayısıyla, ABD’nin Suriye sınırlarındaki petrolün yüzde 80’inin kontrol eden SDG ile anlaşma yaparak Şam’ı ekonomik olarak daha da zorlamayı hedeflemesi anlaşılırdır.

Suriye aslında petrol zengini bir ülke değil. İran 160 milyar, Irak 140 milyar varil kanıtlanmış petrol rezervine sahipken, Suriye 2.5 milyar varil ile dünyada 34. sırada yer alıyor. Şam’ın 2010 yılında -yani iç savaştan önce- günlük petrol üretimi ise yaklaşık 386 bin varildi. Ancak bu miktar, enerji ihtiyacının karşılanması noktasında Şam için hayati öneme sahip. Öte yandan bu petrolün, Kürtler açısından da önemi büyük. Özetle petrol, ekonomik ve siyasal sonuçları olan güçlü bir kontrol mekanizması aynı zamanda. Dolayısıyla, yapılan anlaşma ile tarafların üzerinde uzlaştığı hususların şunlar olduğu söylenebilir: SDG’nin düzenli finans imkanları oluşacak ve böylece özerk yapının diplomatik meşruiyeti artacak. Diğer yandan, enerji yoksunluğu Şam rejimi üzerindeki siyasi ve ekonomik baskıyı artıracak ve Esad yönetimini ABD’nin arzu ettiği sona yaklaştıracak.

Kürtler açısından riskler neler?

Esad rejiminin gitmesini isteyen ABD’nin Kürtlerle ittifakının esası neye dayanıyor? Bu soruya verilecek cevap,  yapılan anlaşmaya dair daha net bir resmin ortaya çıkmasını sağlar.

Hatırlayalım, Türkiye Ekim 2019’da “barış harekatı” ile Suriye’ye girdiğinde, SDG sözcüsü İlham Ahmed ABD’ye gitti. Umut edilen ABD’yi, bu harekatı durdurması için Türkiye’ye baskı yapmaya ikna etmekti. Ancak, Ahmed’e ABD’de, Türkiye ile ortak hareket etmesi teklif edildi. Özerk yönetim temsilcisinden, topraklarına saldıran güçle beraber hareket etmesi istenmişti! Bu, ABD’nin önceliğini net ortaya koyuyordu: Esad rejiminin yıkılması. ABD, soğuk savaş dönemi boyunca Rusya’yı çerçeveleme politikasında kullandığı NATO müttefiki Türkiye’den, Kürtler için vazgeçmeye hazır değildi. ABD, “büyük resme” bakıyordu ve bu resimde Rusya ve İran ile müttefik olan Esad yönetimi, ABD’nin bölgesel çıkarları için öncelikli tehditti.

İlham Ahmed’in teklif karşısında dehşete düşmüş gibiydi.  Acı da olsa tecrübe edilen şuydu: Kürtlerin Ortadoğu’da seküler/demokratik değerlere sahip bir toplum oluşu ve cihatçılara karşı cesurca savaşmaları, ortaklık kurdukları küresel veya bölgesel güçlerin onlar için adil ve dengeli politikalar üretmesine yetmemişti. Esas olan, uluslararası çıkar paradigmasıydı.

Başa dönersek, bu anlaşmanı Kürtler açısından taşıdığı risk Suriye’de safların keskinleşmesidir. Suriye’nin geri kalanının, Kürt karşıtı bölgesel ittifakın ve Rusya’nın, ABD ile yapılan anlaşmadan hoşlanmayacağı açık. Bu da Kürtlere karşı yerel ve bölgesel ittifaklar için uygun bir zemin yaratacaktır.

Diğer taraftan bu anlaşmanın bir başka boyutu ise, uluslararası hukuktan kaynaklanacak sonuçlarıdır. Suriye’nin, Şam yönetiminin temsilcileri tarafından BM’de hali hazırda resmen temsil edildiğini unutmamak gerekir. BM hukukuna göre, Suriye’deki kaynaklar Suriye halkınındır.

Kürtler açısında bu olası sonuçların gelip düğümlendiği yer, ABD’ye ne kadar güvenilebileceğidir. Daha 10 ay önce Türkiye’nin Suriye’ye girmesine izin veren bir ABD’den bahsediyoruz sonuçta. Ve yukarıda değindiğimiz gibi uluslararası ilişkilerde anahtar kelimemiz realizmin sihirli sözcüğü “çıkar”dır. Hele hele çatışma alanlarında. ABD’nin tekrar yüzüstü bırakması durumunda Kürtlerin bu anlaşmanın yükünü taşıması zor olabilir. KCK Yürütme Konseyi eş başkanı Cemil Bayık’ın katıldığı bir TV programında “Petrol bütün Suriye halkınındır. Eğer tüm Suriye için yapılmışsa bu anlaşma, buna bir şey diyemeyiz. Aksi durumda üzerinde durulması lazım” sözleri bu risklere işaret etmektedir. Bu sözler, bir başka önemli hususu da gündeme getiriyor aynı zamanda. Bayık’ın sözleri, SDG ile ilişkilerinin kesildiğinin ve dolayısıyla anlaşmadan bihaber olduklarının dolaylı kabulü gibi. Bu da, epeydir gündemde olan, ABD’nin telkinleriyle/dayatmasıyla SDG ve Kandil’in tamamen farklı yapılanmalar olarak faaliyetlerini yürüttükleri yönündeki iddiaları güçlendiriyor. Doğrusu da budur.

Zira ABD baştan beri SDG’den PKK ile ilişkilerini kesmesini istedi. Bunun sebebi; bilindiği gibi PKK 1997 yılından beri ABD’nin ve 2004 yılından beri de AB’nin “terör listesi”nde yer alıyor. SDG, PKK ile örgütsel ilişkiyi her zaman reddetti ancak, Öcalan’ın portreleri başta olmak üzere PKK’yi çağrıştıran sembolleri kullanması, resmi görüşü itibariyle Suriye’deki müttefikleri Türkiye karşısında zor durumda bırakabilmekte. Zira, Türkiye Batı’yı kendi iç hukuklarıyla çelişmekle itham ediyor. Bu eksende, SDG’nin PKK ile ilişkili olmaması her yönüyle Kürtlerin faydasına olduğunun altını çizmek gerekir. Kürt halkının temsilcileri, toplumun çıkarlarını korumak için uluslararası ilişkiler paradigmasının kimi zaman riyakar olan kurallarına göre pozisyon almayı ve bu konuda esnek olmayı bir zorunluluk olarak görmeli.