İnsanların gerçekten öldürme içgüdüsü var mı, yoksa bu erkeksi bir fantezi mi sadece?

Görsel: Zdenek Burian – Australopithecus africanus illüstrasyonu

İnsan doğası hakkındaki iddiaları gerçeğe dönüştüren nedir? Nasıl güvenirlik kazanırlar? Deneylere, vaka çalışmalarına veya gözlemlere dayanıyor olabilirler ancak, bulgu tek başına yeterli değil. İnsanları ikna için bir hikaye gerek. Bu tür teorilere doğru oldukları için değil, doğru olduklarına ikna olduğumuz için inanıyoruz.

Nadine Weidman / Psyche

20. yüzyılın zulmünden dehşete düşen bir dizi bilim insanı, insanların neden şiddete yöneldiğini açıklamaya çalıştı. Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud, nefrete, yıkıma ve ölüme sürüklenen “insanın insanın kurdu olduğunu” savundu. Sinirbilimci Paul MacLean, ilkel “sürüngen beyni” (reptilian brain) insanların şiddet eğilimlerinin izini sürmeyi sağlayabilir iddiasındaydı. Sosyal psikolog Albert Bandura, saldırganlığın doğuştan gelmediği, taklit ve telkinlerden kaynaklandığı karşılığında bulundu. Bu teoriler, körükledikleri ihtilafa rağmen, çoğu zaman aklıselim mertebesine erişti.

İnsan doğası hakkındaki iddiaları gerçeğe dönüştüren nedir? Nasıl güvenirlik kazanırlar? Bunlar, deneylere, vaka çalışmalarına veya gözlemlere dayanıyor olabilirler, ancak bulgu tek başına asla ikna için yeterli değildir. Bu tür teoriler – insanı kuşatmaya çalıştıkları gerçeğine binaen- her zaman kanıtlarının ötesine geçmelidir. Seyircilerinde bir teşhis sarsıntısı yaratarak, ortak deneyime ve yaygın olay açıklamalarına başvurup, ani bir farkındalıkla “bu doğru olmalı”ya ikna etmeyi başarırlar. Karakter ve bir anlatı eğrisi kullanır, ahlaki dersler çıkarırlar. Kısaca: iyi bir hikaye anlatırlar.

1960’larda, hakim psikolojik ve sinirbilimsel insan saldırganlığı teorilerinin yanı sıra, saldırganlığın bir insan içgüdüsü olduğu yönünde yeni bir iddia ortaya çıktı. Evrim ve hayvan davranışı bilimlerine dayanan bu “içgüdü teorisi”, insan saldırganlığının karanlık atalarımızın bir mirası ve diğer birçok hayvan türüyle paylaşılan içsel bir eğilim olduğunu savunuyordu. Bu teorinin önemli bir yeniliği, insan saldırganlığının tamamen yıkıcı olmadığı, olumlu hatta yapıcı bir yanı olduğu iddiasıydı. Savunucuları, edebi araçları kolayca benimseyen yetenekli yazarlardı.

Robert Ardrey’in çok satan kitabı African Genesis (1961), büyük bir Amerikalı okur kitlesi elde etti. Bilim yazarına dönen Hollywood senaristi Ardrey, Güney Afrika’ya, ardından tarih öncesi insan kalıntılarının kazılması için sıcak bir noktaya gitti. Johannesburg’da, 2 milyon yıllık bir kafatası fosilinin kaşifi Raymond Dart ile tanıştı. Dart, fosilin şimdiye kadar ortaya çıkarılan en eski insan atası olduğuna inanıyordu. Bu yaratık dik yürüse de, kafatası küçüktü ve apaçık bir şekilde maymuna benziyordu, bu yüzden Dart ona Afrika’nın güney maymunu Australopithecus africanus adını verdi.

Dart, Australopithecus kalıntılarının tipik olarak eşit derecede fosilleşmiş hayvan kemikleriyle, özellikle de beslenmek için avlandığı anlaşılan antilopların uzun, ağır bacak kemikleriyle çevrili olduğunu buldu. Ancak bu kemikler şekillendirilmiş ve dikkatlice oyulmuştu. Fosilin, kemikleri elinde rahatça tuttuğunu fark eden Dart, şokla bunların silah olduğunu anladı. Çift başlı uçları, Dart’ın diğer fosilleşmiş Australopithecus kafataslarında gözlemlediği deliklere ve girintilere mükemmel bir şekilde uyuyordu. İki sonuç kaçınılmaz görünüyordu: birincisi, bu ön-insan atası sadece bir avcı değildi; kendi türünün katiliydi aynı zamanda. İkincisi, kemik silahların kullanılması salt yıkıcı bir eylem değildi; daha ziyade insan evrimi için kapsamlı sonuçları oldu. Hareket rollerinden kurtulan ön ayaklar daha ince manipülasyonlar için uygun hale geldi ve bu da insan beyninin büyümesine neden oldu. Dart’ın teorisine göre, insanın ilerlemesini tetikleyen şey, bir silah kavramasıydı.

Ardrey’in uyarlamasında, Dart’ın hipotezi daha da dramatik hale geldi. Kadim Afrika savanası aynı zamanda africanus‘un vejeteryan, silahsız kuzeni –ve kurbanı Australopithecus robustus‘a da ev sahipliği yapıyordu. Ardrey’in anlattıklarına göre, kıvrak ve acımasız africanus, kemikli silahlar savurarak rakibini yok etmişti; İncilde anlatılan, Kabil’in kardeşi Habil cinayetiyle kıyaslamaktan kendini alamadığı kadim bir çatışmaydı bu. Silah, africanus‘u tam insanlığa doğru sevk ederken, robustus yok olmaya doğru yalpalıyordu. İnsanlar kelimenin tam anlamıyla Kabil’in çocuklarıydı.

Ardrey’in süslü anlatımı sayesinde, Dart’ın teorisi sinema tarihinin belki de en ünlü sahnesine ilham verdi. 2001: A Space Odyssey‘nin (1968) açılış sekansında, bir maymun adam çetesinin lideri, mağlup edilmiş düşmanlarının ceset kalıntılarını kemikten yapılmış kaba bir silahla parçalar. Galipler etobur ve silahlı; kaybedenler, uysal ve savunmasızdır. Sekansın sonunda lider, kemik silahını havaya doğru fırlatır ve kemik silah karanlıkta sessizce süzülen bir uzay gemisine dönüşür. Stanley Kubrick’in filminin senaristi Arthur C Clarke, Ardrey’in kitabını okumuştu ve sahne Dart’ın iddiasını yansıtıyordu: insan yaratıcılığı şiddet ile başlar.

Ardrey yarattığı görüntüden rahatsız olmuştu. Yüreği ve eli atalarından miras kalan şiddete tutkulu, ceylan kemiklerinden çok daha güçlü silahlarla öfkeli insan maymundan daha korkutucu ne olabilirdi? Bu evrimleşmiş australopithecine’in atom bombasını patlatmasını ne engelleyebilirdi?

African Genesis’te Ardrey, yanıt için farklı bir bilim dalına (etoloji, vahşi doğada hayvan davranışlarının incelenmesi) başvurdu. Avusturyalı kuş bilimci Konrad Lorenz, evini vahşi hayvanlarla, özellikle de birçok farklı türden kuşlar ile paylaşarak etolojinin temellerini geliştirdi. Lorenz, hayvanlarla yaşayarak, bir yavru kuşun dünyaya gelmesinden sonra gördüğü ilk ebeveyn figürünü takip ettiği damgalama fenomeni de dahil olmak üzere hayvan içgüdüsünün bazı gizemlerini ortaya çıkardı. 1950’lerdeki popüler kitaplarda Lorenz, dünya çapında savaştan bıkmış izleyicileri karga, kaz ve balıklı hayat hikayesiyle büyüledi ve kendisini bilimsel Kral Süleyman olarak sundu -sihirli yüzüğü ona hayvanlarla konuşma gücü veren İncil kahramanı.

1960’larda Lorenz, hayvanlarının kendi türlerinin üyelerine yönelttiği saldırganlığın ilginç bir özelliğini fark etmeye başlamıştı. Avcı-av ilişkilerinin aksine, bu tür içi karşılaşmalar nadiren ölümle sonuçlanıyordu. Bunun yerine saldırgan hayvanlar, şiddet dürtülerini zararsız ve hatta üretken kanallara yönlendirdiler. Kavgacı iki rakip yaban kazı, birbirlerine kıkırdadılar ve gözdağı verdiler, ancak hiçbir zaman fiziksel olarak çatışmadılar. Saldırganlıkları böylece bu oyun oynama ritüellerinde boşaldı ve her kaz eşine zaferle döndü. Lorenz, sadece şiddetten kaçınılmadığını, aynı zamanda her bir kazın kendi ailesiyle ve diğer kazlarla sosyal bağının güçlendiğini gözlemledi. Dışarıdan birine yöneltilen saldırganlık, yıkıma ve ölüme doğru bir dürtüden uzak grup içi şefkat ve sevgi bağlarını doğurdu.

Lorenz’in etolojisi, doğru şekilde yönetildiğinde saldırganlığın olumlu sonuçları olduğunu gösterdi. Ardrey, insan saldırganlığı sorununun yanıtının yok etmeye çalışmak olmadığını (Dart bunun doğamıza kökleştiğini gösterdiği için imkansız bir görevdi bu); doğuştan ve sökülemez saldırganlığın üretken bir şekilde kanalize edildiğini fark etti. Lorenz, On Aggression (1966) adlı kitabında, uzay yarışı da dahil olmak üzere olası açılım yolları için kendi önerilerini yaptı.

Lorenz’in ve Ardrey’in insan doğası hakkındaki hipotezlerinin 1960’lar ve 70’lerdeki popülerliği hafife alınamazdı. Kitapları Amerika Birleşik Devletleri’nin çok satanları oldu. Okurlar, insan doğası hakkındaki teorileri aracılığıyla ırk isyanları ve cinayetleri, Vietnam Savaşı ve nükleer imha tehdidini anlamlandırdı. İnsanların çok geç olmadan saldırganlık içgüdülerini adapte etmeleri ve yeniden yönlendirmeleri gerektiği konusundaki uyarıları, ABD senatörleri ve kabine sekreterleri tarafından dile getirildi. Mesaj öylesine kalıcı bir etki yarattı ki 1980’lerde bile UNESCO, biyolojinin insanları şiddetle mahkum etmediğine dair bir tebliğ onaylamayı gerekli gördü.

Öldürme içgüdüsü fikri böylesi bir kültürel güce nasıl ulaştı? Çünkü hikayeye gömülü geldi. En büyük kurgusal eserler gibi, Lorenz’in ve Ardrey’in kitapları da antik bir motif üzerine işleniyordu: o adamın ölümcül kusuru aynı zamanda onu insan olmaktan mahrum bırakacak en büyük gücüydü. Karakter, olay örgüsü ve sahne kurgusunu ustaca kullanmaları, söylence zikirleri, okurların kendilerine uygulayabilecekleri ahlaki kıssaları, Lorenz ve Ardrey’nin teorilerini yaygın bir inanış mertebesine çıkardı.

Teorilerini üzerine inşa ettikleri teknikler hükümsüz kalmış olabilir. Ancak günümüzün insan doğası bilimleri -sosyobiyoloji ve evrimsel psikoloji- saldırganlığa karşı evrimleşmiş bir yatkınlık iddiasını benimsedi. 1960’ların çok satanları, hala tarih öncesi insanına spekülatif yeniden inşalarına dayanan popüler bir bilim türünün yolunu gösterdi. Aynı zamanda, hala insan ve hayvanların davranışları ve duyguları arasında karşılaştırmalar yapılıyor. Güçlü bir adama eda ettiğimiz gönülsüz iltifat -“tam bir alfa erkeği”- türe dair bir ipucu. Ama neye inandığımıza dikkat etmeliyiz. İnsan doğası teorilerinin önemli sonuçları vardır – olduğumuzu düşündüğümüz şeyler, nasıl hareket ettiğimizi şekillendirir. Bu tür teorilere doğru oldukları için değil, doğru olduklarına ikna olduğumuz için inanıyoruz. İnsanlarda öldürme içgüdüsü olduğuna ilişkin iddianın tarihi, bizi bilim insanlarının tartışma ve ikna etme yollarını düşünmeye teşvik ediyor. Bu bakımdan hikaye anlatımı, hem bilimin hem de onun kamuya sunumunun çok önemli bir unsurudur.

Kaynak: psyche.co

Çeviri: Geremol

Yazının orijinali: Do humans really have a killer instinct or is that just manly fancy?