‘Güçlendirilmiş parlamento’ neyi güçlendirecek?

Parlamenter sistemin 150 yıllık devlet sicili: Ermeni soykırımı, Rum ve Yahudi pogromu, Alevi katliamı, Kürt isyanlarında 150-200 bin Kürdün katli, 1990’larda 17 bin faili meçhul cinayet. Peki siz bunun neresini güçlendirmeyi düşünüyorsunuz?

Meclisteki muhalefet partileri, parlamenter sisteme geri dönüş hususunda birlik olmuş durumda. Son günlerde sıklıkla gündeme getirilen bu talep, “güçlendirilmiş parlamenter sistem” başlığı altında dolaşıma sokuldu.

Mevcut iktidarın, “Türk tipi başkanlık sistemi” hediyesine karşılık muhalefet de “güçlendirilmiş parlamenter sistem” ifadesini siyaset ve hukuk literatürüne hediye ediyor. Oysa, bu ifadelerin içerdiği kavramlar/argümanlar, günübirlik siyasi hedefleri aşan yüzlerce yıllık deneyim ve uygulama pratiğine dayanıyor.

Başkanlık, yarı başkanlık veya parlamenter denilen sistemler devletlerin yönetim biçimleridir. İdari organizasyon modelleri olarak karmaşık meseleler değillerdir ve siyasal bilimler veya hukuk fakültelerinin ilk sene müfredatında yer alırlar.

Kısaca değinmek gerekirse; başkanlık sisteminin ilk ve en başarılı örneği ABD’dir. Parlamenter sisteminde ilk ve en başarılı örneği ise Birleşik Krallık yani İngiltere’dir. Hali hazırdaki pek çok ülke, bu iki modelden birini referans aldığı bir siyasi modelle yönetilmektedir. Ancak, ABD, İngiltere ve kısmen kıta Avrupası dışında, bu iki temel idari sistemin başarılı bir şekilde uygulandığı ülke ne yazık ki yoktur. Bunun yerine, kendilerine uydurmaya çalıştıkları bu sistemlerin kıyısını köşesine ilişmiş devlet gerçeklikleri vardır.

Türkiye’yi ele alırsak, uygulanan sistem başkanlık sistemi midir? Elbette değil. Tıpkı geçmişte uygulanan sistemin de parlamenter sistem olmadığı gibi. Yukarıda söz edilen ilişme hali nedeniyle, geçmişte uygulanan parlamenter sistem başarılı olamadı. Yine bu sebeple, bugün uygulanan başkanlık sisteminin de başarılı olma şansı yok.

Başkanlık, parlamenter sistemin aksine, tarihsel tecrübeye dayalı bir sistem değil. ABD’nin kurucu babaları tarafından, masa başında oluşturulmuş bir sistemdir. Türkiye’dekinin aksine, bir oldubitti masası değil ama. Antik şehir devletlerinden modern Avrupa’ya siyasal/toplumsal tecrübelerin tartışıldığı bu masada; fren, denge ve denetleme mekanizmaları, binlerce yıllık deneyimlerin çıktıları göz önünde bulundurularak oluşturulmuştur.

Amerikan başkanlık sisteminin üstünlüğü, hassas bir dengeyle kurulmuş olmasındandır. Bu üstünlük, aynı zamanda paradoksal bir şekilde sisteme dair bir zafiyet de içerir. Denge-denetleme mekanizmasındaki olası bir aksaklık/ihlal tüm sistemi kilitlemeye sebep olabilir. Sistemin selameti kuralların işletilmesine sıkı sıkıya bağlıdır. Zira, yasama, yürütme ve yargı arasındaki fren-denge mekanizmalarının sınırları bellidir ve katıdır. Nitekim, literatürde “yumuşak kuvvetler ayrılığı” olarak tanımlanan parlamenter sistemin aksine, başkanlık sistemi “sert kuvvetler ayrılığı” rejimi olarak tanımlanır. Masa başında kurgulandığı için bu rejim kendi içinde tutarlı ve eksiksizdir. Tam da bu nedenle, böylesine sınırları tanımlı bir rejimi ya almayacaksın ya da almışken hepsini alacaksın. Türkiyeninki, denge-denetleme mekanizmalarının içi boşaltılarak kuşa çevrilmiş bir “başkanlık sistemi” ithalidir.

Dolayısıyla, bugün Türkiye’de uygulanan demokratik bir başkanlık sistemi değildir ve hal-i pür melali de ortadadır. Geçelim…

İtibarsız ve işlevsiz bir tarih

Gelelim parlamenter sisteme. Nostaljik bir iç çekişle özlem duyulan, sözüm ona demokrasi sorunumuzu çözecek olan, geçmişi başarı hikayeleriyle dolu parlamenter sisteme!

Türkiye’de parlamenter sistemin geçmişi yaklaşık 150 yıldır. 1876 yılında geç Osmanlı döneminde Meclis-i Umumi ile başlayan ve akabinde Cumhuriyet dönemiyle devam eden bir süreç. 150 yıllık bu süreçte, gerçek anlamda bir parlamenter sistem uygulanmadı.

Türk modernleşmesinin ayaklarından biri olan parlamentarizmin parlak bir sicili bulunmamaktadır. Cumhuriyet öncesi, Jöntürk ve İttihat Terakki darbeleriyle iki kez kesintiye uğramış; Cumhuriyet ile birlikte 1950 yılına kadar tek-parti iktidarına maruz kalmış; çok partili siyasete geçişle birlikte ideolojik, politik ve kurumsal hesaplaşmaların alanı olmuş; bir çok darbe, darbe girişimi ve muhtırayla iğdiş edilmiştir. İşin özü ve özeti, parlamenter sistem Türkiye özelinde her daim kurumsal Kemalizm’in vesayeti altında, itibarsız ve işlevsiz bir sistem olmuştur.

1990’lı yılların ikinci yarısı; dönemin Başbakanı Tansu Çiller ve İçişleri Bakanı Meral Akşener üniformalarıyla askeri operasyon bölgesinde.

Parlamenter sistemin Türk modernleşmesine demokratik katkısı tartışmalıdır bu nedenle. Parlamenter sistemin 150 yıllık devlet sicilindeki suç ve günahı ise cehennem kadardır: Ermeni soykırımı, Rum ve Yahudi pogromları, Alevi katliamları, Şêx Saîd, Dersim, Ağrı, Zîlan, Koçgîrî isyanlarında en az 150-200 bin Kürdün katli ve 1990’larda 17 bin faili meçhul cinayet.

Devlet şiddetinin tarihini Tayyip Erdoğan ile başlatanların, yüzleşemedikleri karanlık geçmişin ayaklarından biridir parlamenter sistem. Yüz yıl boyunca yürürlüğe giren anti-demokratik ve kanlı yasaların büyük bir coşku ve hamasetle çıktığı yerdir parlamento.

Parlamenter sistemin sicili ortadayken ve bu sicile dair bir hesaplaşma ortada yokken, yeni bir keşifmiş gibi yapılan tartışmalar sakil ve anlamsızdır bu yüzden.

Tekrar etmek gerekirse, parlamenter veya başkanlık sistemleri devleti yönetme ve hükümet etme biçimleridir. Kategorik olarak demokratik modellerdir, ancak bu modellerden biri ile anılmak bir ülkeyi demokratik bir ülke yapmaya yetmez, hem de hiç. Nitekim, parlamenter veya başkanlık sistemi ile yönetilen ülkelerden bazılarının demokratik bazılarının ise anti-demokratik olmasının sebebi budur.

Tartışılması gereken demokrasidir

Mesele kim veya kimler tarafından hangi sistemle yönetildiğin değil, nasıl yönetildiğindir. Tartışılması gereken, parlamenter veya başkanlık sistemi değil, demokrasidir.

Peki hakikat bu denli ortadayken, CHP, HDP ve İyi Parti’nin taşıyıcısı olduğu muhalefetin parlamenter sistemi geri getireceğiz ısrarının amacı nedir?

İktidar ve yönetim modeli değiştiğinde demokrasi yoluna girecek mi? Amaç sadece mevcut iktidarı devirmek midir? Hadi devirdiniz, yerine somut olarak ne vaat ediyorsunuz? Hangi argümanlarınızla, hangi sosyo-ekonomik projelerinizle, hangi barış ve uzlaşı vizyonunuzla ya da hangi sicilinizle bu vaatleri garanti ediyorsunuz?

Türkiye’nin temel meselelerine dair nasıl bir değişim vaat ediyorsunuz? Türklerin demokrasi ve Kürtlerin ulusal hakları şeklinde kategorize edilecek olan bu temel meselelerde iktidarın durduğu nokta belliyken, muhalefetinki sislidir maalesef.

Kürdün, talebi bir tarafa isminin dahi yer almadığı bir siyaset biçimi her gecen gün tahkim ediliyor. Daha da vahimi, meclisteki muhalefet blokunun meseleleri erteleme, konuşmama ve çözümsüzlük siyasetine/siyasetsizliğine HDP’nin de dahil olmasıdır. En son eski eş başkan Selahattin Demirtaş’ın güçlendirilmiş parlamenter sistem ve muhalefetin hangi ilkeler üzerinde ittifak yapması gerektiğine dair iki mektubu yayınlandı. Demirtaş’ın sayfalar dolusu önermelerinin tek bir yerinde bile Kürt kelimesi geçmiyor. Mektuplar, HDP destekli Millet İttifakı’nın Kürt körlüğünün, Kürt siyasetine ve liderlerine de sirayet edişinin ibret vesikasıdır.

Kürtlerin gündemi nedir?

“Güçlendirilmiş parlamenter sistem” Kürtlerin gündemi değildir. Tıpkı “seni başkan yaptırmayacağız” ifadesinin Kürtlerin gündemi olmadığı gibi. Kürtlerin gündemi, Kürt bedeninin sömürgecinin istilasından kurtarılmasıdır. Kürtlerin gündemi, Kürdün hayatının değerli olduğunun herkesçe bilinmesidir. Kürtlerin gündemi, dil ve statüdür. Anlaşılan, HDP’li siyasetçilerin gündemi bunlardan hiçbiri ile çakışmıyor! Bunu nereden mi biliyoruz? 18 Ağustos tarihli HDP Parti Meclisi bildirisinden. Hakkını verelim, mutat bildiride HDP’nin resmi görüşünün prosedürel bir dökümü her zamanki gibi yapılıyor elbette: “Tecrit”, “kayyım”, “saray rejimi”, “mor çizgiler” vs…

Asıl yenilik bildirideki şu cümleydi: “HDP olarak Kürt Sorununun çözümü için sorumluluk ve risk almaya hazırız.” Bu cümlenin çağrışımlarına dair tahminlerim şunlar: İyimser bir yaklaşımla, HDP’nin meseleye yabancılaşmasının zihinsel süreçlerde lapsus (bilinçdışı dinamiklere dair dil sürçmeleri) etkisi yaratacak düzeyde olduğu söylenebilir. Daha az iyimser bir yaklaşımla, HDP’li siyasetçilerin Kürtlükle açtıkları mesafeyi sevip buna kapıldıkları düşünülebilir. Şayet kötümserseniz, HDP’li siyasetçilerin Kürtlerin Mezopotamya’da yaşadığına ikna edilemeyecek bir noktada olduklarına inanabilirsiniz. Durum aslında komik değil, ziyadesiyle trajik…

Gücü ve dolayısıyla varlık nedeni Kürtlük ve Kürt hareketi olan bir parti ve partinin yöneticileri Kürtler için lütfedip “risk” alıyor! Peki, tarih bu olanları not ediyor mu acaba?..