Birikim ve hoşnutsuzlukları

Fotoğraf: Ondřej Zapletal / deviantart.com

Nesneler, bizi onların zorunluluklarına çeker: Alınmayı, kullanılmayı, bir kenara atılmayı ve güvende tutulmayı “isterler”. Belirli bir ortamın veya mekanın kullanım biçimine ve ambiyansına işaret ederler. Depoya kaldırmak, yaşam alanını nesnelerin bu taleplerinden kurtarır. Ama onlar konuşmaya devam eder…

Astrid Van Oyen* / Aeon

Ne kadar tahıl bir sonraki hasada yetişmeye kafi gelir? Bir efendinin tebasını yatıştırmasına ne kadar? Hayatta kalmak, büyümek, gelişmek için ne kadar? Antropologlar ve arkeologlar bu soruları artı değer başlığı altında ele aldılar. “Artık”, yiyeceklerini yetiştirmenin amansızlığından kurtardığı bazı insanların, kendilerini zanaat üretimi, taşımacılık, inşa etme vb. uğraşlara adamalarına izin veren fazladan lokmayı ifade eder. İddiaya göre artı değer, Firavun piramitlerinden bir milyondan fazla nüfusa sahip sanayi öncesi metropolü antik Roma’ya kadar insanlık tarihindeki en derin başarıları harekete geçiren şeydi. İster piyasa mekanizmaları yoluyla ya da merkezi bir güç aracılığıyla yeniden dağıtılmış olsun, ister adil ya da adaletsiz bir şekilde bölünmüş olsun, artı değer insan faaliyetlerinin çeşitlenmesine izin verdi. Bu eski hikayede anlatıldığı biçimiyle artı değer, medeniyetin temelidir.

Oysa böyle bir “artık” yoktur. İnsanlar “artı değer” toplamazlar. Bunun yerine araba alır, tahıl toplar veya konserve yiyecek depolarlar. Esasen biriktirme, maddi dünyanın özgüllüğü ile bağlantılı olarak uygulanır ve düşünülür. “Artık”, yalnızca bilim insanlarının soyut modellerinde nesnelerin gerçek dünyasına atıfta bulunmadan herhangi bir şeyi ifade edebiliyor. Bu nedenle, medeniyeti bir şekilde salt “artı değer”in başlattığı teorisi yanlıştır.

Arkeologlar, maddi dünyanın karmaşıklığını ortadan kaldırarak insanlık tarihinin ve insan yaşamının dokusunu düzleştirme riskini alırlar. İkinci Dünya Savaşı’nı yaşayan Belçika’daki nenem ve dedem örneğini ele alalım. Yaşlılıklarında, evlerinin tam ortasında büyük, titizlikle organize edilmiş bir kiler muhafaza ettiler ve o kadar çok yiyecek depoladılar ki, orada yediğim her şeyin son kullanma tarihini kontrol etme alışkanlığı edindim (her ne tüketirlerse, son kullanma tarihinin geçmiş olması kaçınılmazdı). Tarihsel koşullar değişse bile, keskince aşılanmış olan kıtlık ve belirsizlik onların depolama pratiklerini etkiledi. Dolayısıyla, “Ne kadar yeter?” (1940’larda 1980’lerde olduğundan tamamen farklı bir cevabı olan) sorusu, düşünme ve hareket etme biçimlerindeki tarihsel bağı aydınlatmak için yeterli değildir.

Önemli olan sadece ne kadar değil, nerede (ortada penceresiz bir kilerde: kontrolle ilgili endişe göstererek), nasıl (organize edilmiş ve envantere alınmış: yine bir kontrol meselesi) ve ne (yiyecekler: cömertçe tüketirken bile hayatta kalma modunda kaldılar) depoladıklarıdır. Bugün, Küresel Kuzey’deki çoğu insan için durum farklı. Pandemi istiflemeyi yeniden popüler hale getirse de, öncelikli depolama aracı muhtemelen insanların gelecekteki versiyonlarını “sakladıkları” gömme dolaptır hala. Katkı maddeli (giysiler kişinin yaşamı boyunca çürümez) bu giysi hazineleri evin en mahrem kısımlarında sonsuza kadar tutulurken, dışa dönük gösterişleri de besler. Bugün pandemi panikli-alışveriş patlaması, tuvalet kağıdı reyonlarında ortaya çıkarken, günlük lüksün nasıl pazarlık edilemez hale geldiğini ortaya koyuyor. Diğer bir deyişle, depolama, insanların köklü zihniyetlerine, umutlarına ve korkularına -yatıştırıcı artı değer başlığıyla susturulan tüm sorulara- tarihsel olarak duyarlı bir pencere sunar.

Biriktirmenin karmaşıklığıyla yaşıyor olma (karmaşıklığın indirgemeci tasvirindeki artığın iddia edilen rolü yerine) insanların şeylerle nasıl ilişki kurduğunun daha iyi anlaşılmasını gerektirir, aynı zamanda bunun tersi de geçerlidir. Arkeoloji teorisindeki son gelişmeler ve sözde “materyal dönüş” burada faydalı olabilir.

Birikimi artı değer açısından bir kalıba sokmak, insanın maddi dünya üzerindeki kontrolü yanlışlığını sürdürür: Herhangi bir tarihsel aktörün artığa erişimi vardır ya da yoktur ve eğer varsa, kontrol ondadır. Şüphesiz bu bir anlamda doğrudur. Birikim -ve depolama yoluyla fiziksel tezahürü- malzemelerin aktif kullanımını duraklatır. Şeyleri geçici olarak dolaşımdan çıkarır; burada ve şimdi ihtiyaç duyulmayan ancak gelecekte kullanılmak üzere talep edilebilecek şeylerdir bunlar. Bu, insanların mallara erişimini zaman ve mekanda idare etmeye olanak verir. Depolama, antik Roma’da yaşayanların yıl boyunca şarap içmelerine (üzüm hasadı sadece sonbaharda gerçekleşse de) ve Mısır buğdayından yapılan ekmeği yemelerine (imparatorluk başkentinden yüzlerce mil uzakta hasat edilmiş olsa da) izin veren şeydi.

Peru'nun Ollantaytambo şehrinde bulunan, İnka imparatorluğu dönemine ait anıtsal depolar. Fotoğraf: Wikipedia
Peru’nun Ollantaytambo şehrinde bulunan, İnka İmparatorluğu dönemine ait anıtsal depolar. Fotoğraf: Wikipedia

Depolama, emrimizdeki kaynaklar dünyasını tasarlayan bir insan müdahalesidir. O halde, depolamanın ve dolayısıyla birikimin kontrolünün son derece rağbet görmesi şaşırtıcı değildir. Birikim, güvenlik demektir. Zenginlik demektir. Statü demektir. Sahip olmak iyidir, ama muhafaza etmek (ve dolayısıyla yarın sahip olmak) daha da iyidir. Tarih boyunca, dolu tahıl ambarları ve dolup taşan depolar seçkinler, şefler ve imparatorlar tarafından çok beğenildi. MÖ 2. binyıldaki Minos toplumunda, Girit adasındaki güçlü merkezi binalar (sözde “saraylar”) büyük depolama tesisleri barındırdı. Bu arada, İnka imparatorluğundaki muhaberat güzergahlarında sıralanan anıtsal depolar, yöneticiler, ordular ve işçilerden oluşan imparatorluk aygıtını beslemesi ve aynı zamanda devletin gücünün ve egemenliğinin görünür bir hatırlatıcısı olarak hizmet vermesi için kullanıldı. Bazı insanlar biriktirme ve depolamada diğerlerinden daha başarılı olduklarından sosyal ve politik hiyerarşiler genişledi.

Tahıl tarlası çiftçiyi bağlar, fiziksel ve mecazi olarak

Ancak bu kontrol anlatısı nesnelerin gücünü ihmal ediyor. Maddi dünya, hevesle kilitlenip geri alınabilen pasif bir kaynaklar kümesi değildir. Nesneler depolama yoluyla susturulabilir ancak hala faaldirler; siyaset bilimci Jane Bennett’in “canlılık” dediği, diğerlerinin “faillik” olarak adlandırdığı şeyle dolup taşarlar. Nesneler insanların düşüncelerini etkiler: Zihnimiz, primatlar tarafından kullanılan aletlerden, bizi uzamsal olarak yönlendiren, bize önemli olayları hatırlatan ve bizi diğer insanlarla buluşturan akıllı telefonlara olan güvene kadar, kelimenin tam anlamıyla, maddi dünyayla etkileşimimiz yoluyla şekillenir. Nesnelerin aynı zamanda nasıl hissettiğimizle de bir ilgisi var: İyi bilinen bir örnek olarak Marcel Proust’un madeleine’ı (Proust’un çocukluğu ile ilgili anılarını canlandıran herhangi bir eşya için kullandığı madeleine aynı zamanda bir tür çörek adıdır – ç.n.), içgüdüsel tepkisini kışkırttığı kahramanı, duyguların, hatıraların, kokuların ve tatların kasırgasıyla fırlatır. Şeyler insanlar gibi zihinlere veya niyetlere sahip olmasalar da, eylemin gidişatına müdahale ederler ve sıklıkla eylemi insan kontrolünün ötesine taşırlar. Birikim, bu tür taşmaların oluştuğu bir sayaçtır.

Roma dönemine ait depolamaya bir bakış, birikimin canlılığını gösterebilir. Fetih, MÖ 1. yüzyılda İtalyan gayrimenkul sahiplerine yeni ekonomik fırsatlar getirirken, seçkin davranışlarıyla ilgili ahlaki endişeleri de imparatorluk nezdinde gündeme getirdi: Dış ticarete ve lüks mallarla uğraşan “münasip bir Romalı” mıydı? Depolama, mülk sahiplerinin bu ahlaki sorularla ekonomik fırsatlar arasında, depolanan ürün türlerine göre şekillenen rotalar boyunca manevra yapmasına izin verdi. Antropolog James C Scott, vergilendirme ve gözetlemenin karmaşık aygıtlarını olası hale getiren tahıla devlet kuran mahsul adını verdi: Bir tahıl tarlası çiftçiyi, fiziksel ve mecazi olarak bağlar. Saklanma ya da terk etme yoktur, bu da insanları kontrol etmeyi ve yönetmeyi kolaylaştırır.

Tahıl deposu da bu anlatıma uyuyor. Tahıl, muhafazanın hava ile teması halinde, en azimli kontrol girişimlerine rağmen hızla bozulur, haşere, ekinbiti ve diğer istilacılara karşı savunmasız hale gelir. Ortaya çıkan zaman baskısı, tahılın bağımsız, büyük, merkezi bir ambarda depolanmasını, fire noktalarını sınırlandırmayı, havalanma gibi daimi kontrol süreçlerini kolaylaştırmayı ve yangın riskine karşı korumayı gerektirdi. Bu tür büyük tahıl ambarları, ekonomik becerilerinin yanı sıra sahiplerinin toplumun “varsılları” olarak sosyal statülerini sergiledikleri dikkate değer dönüm noktaları haline geldi. Buna karşın daha az varlıklı çiftçiler, sadece tahıl deposu biriktirmede değil aynı zamanda onları korumakta da zorluk yaşadılar. Sırf fiyatları bir sonraki hasattan hemen önce fırlayan tahıldan almak zorunda kalsınlar diye, herhangi bir fazlayı düşük fiyata hızlı bir şekilde satma baskısı altındaydılar. Uysal bir kaynak olma şöyle dursun tahıl, hızlı bozulma nedeniyle zahmetsizce biriktirmeye direndi. Depolamanın meşhur “dondurucu” sözünü kullanmak o zamanlar için zor olurdu. Bütün bunlar, toplumu sahip olanlar ve olmayanlara bölerek, belirli sosyoekonomik fırsatlar ve kısıtlar manzarası yarattı.

Ancak tahıl, devlet kurma ve karmaşıklığın (gözden geçirilmiş) hikayesinin yalnızca bir kısmını anlatır. Şarap, imparatorluğun genişlemesine yakıt sağlayan önemli bir ihracat ürünüydü, ancak tahıldan farklı davrandı. Genel bir kural olarak, depolama yoluyla yapılan fermantasyon, değeri yüksek şarapla sonuçlanır. Daha büyük şarap mahzenlerine sahip haneler, ucuz şaraplardan pahalı ürünlere kadar ekonomik seçenekleri keşfedip sömürebilir -dahası, bu dizge fırsatlara ve tehditlere yanıt olarak manipüle edilebilirdi. Fiyatlar iyiyse, çok büyük karlar elde edilebilirdi; fiyatlar düşük ama depolama alanı mevcutsa, şarap, sahibi için stokta birikim sağlamayı sürdürürdü. Bağ dikmeye ve büyütmeye yapılan bir ön yatırım, sadece kar şeklinde değil, aynı zamanda artan ekonomik duyarlılık ve esneklik biçiminde de kendini amorti edebilirdi.

Görünüşe göre, artığın ne ihtiva ettiği büyük ölçüde önemlidir. Bunun nedeni, nesnelerin insan eylemi üzerinde etkisidir. Arkeolog Ian Hodder, şeylerin insan üzerindeki etkisini “karmaşa” olarak teorize etti: tahılın bozulması, insanları sürekli bir bakım ve yönetim sürecine çekiyor -kürüme, havalandırma, temizlik vb. Ancak şeylerin insanlar üzerindeki etkisi pratik olanın ötesine geçer: Aynı zamanda farklı gelecekler ve farklı öznellikler üretirler. Hızlı ciro ihtiyacı ile birlikte, görünürlüğü ve erişilebilirliği sayesinde, yer üstünde depolanan tahıl, geleceği daha kontrol edilebilir, vergilendirilip düzenlenebilir hale getirdi. Diğer yandan, fermantasyon sürecinin esnekliği ve fıçı çeşitliliği ile şarap depolama fırsatçılık ile karakterize edilen açık uçlu bir geleceği teşvik anlamına geliyordu. Ve maddi dünya ile etkileşimimiz bizi ayrıca sosyal failler, insanlar olarak şekillendirir. Tahıl biriktiren çiftçi, bilerek veya bilmeyerek, muhafazakar bir mal sahibinin (“varsıl”lardan biri) eğilimini benimsedi; büyük bir şarap mahzenine sahip şarap taciri, spekülatif bir girişimcinin tutumunu edindi (her zaman iyi bir anlaşmanın peşinde). Şeyleri tüm çeşitlikleri ve özgün yapıları ile ciddiye almak, insanları tarihsel aktörler olarak daha iyi anlamamıza yardımcı olur.

Grafiti daha fazla grafiti, malzeme daha fazla malzeme çeker

Olaylara karışmayı açık bir şekilde reddetme de genellikle maddi olarak arabuluculuk etmektir. Biriktirmeyi reddin tipik bir örneği -aynı zamanda birikimin gücünü seferber eden- Kuzeybatı Pasifik’teki Kwakiutl (Kwakwaka’wakw) yerli halkı üzerine etnografik çalışmalarla meşhur olan potlatch (Kuzey Amerika yerlilerine özgü geleneksel bir festival – ç.n.) olgusudur. Kabile liderleri, kasıtlı imha, hediye verme ve ziyafet yoluyla birikmiş servetlerini etkin bir şekilde yok ederler, ancak karşılığında sosyal ve politik ilişkilerini güçlendirirler. Bir Kwakiutl acaba bugünün kapitalist tüketicisi kadar nesnelerin pençesinde miydi? Bu tartışmalı bir sorudur. Daha ilginç olanı, potlatch gösterisinin, kesinlikle ilişkisel olan öznellikleri nasıl şekillendirdiği, hediye verme ve imha ilişkisi yoluyla nasıl cisimleştirdiğidir. Bu tür ilişkiler, depolama tekniklerine ve çevresel koşullara değil, hafıza ve efsanelere dayalı kendilerine özgü bir “raf ömrüne” sahipti. Şeylerden kaçış yok.

Upstate Girls film afişi.

Birikim, nesnelerle ilişkilerine aracılık ettiği insanları aynı zamanda sınıflandırır, ayıklar ve düzenler. Birikimin teşhiri tarih boyunca bir zenginlik ve güç işareti iken, bugün giderek daha fakir kasabaların, konutların ve bahçelerin karakteristik özelliği haline geldi. Bunlar, maddi dünyanın başını en görünür şekilde kaldırdığı, malzemenin yoğunlaştığı ve birikimin, insan müdahalesine bakılmaksızın kendi başına bir ivme kazandığı mahallerdir -grafiti daha fazla grafiti, malzeme daha fazla malzeme çeker. Brenda Ann Kenneally’nin Upstate Girls (Taşra Kızları/2018) filminin içgüdüsel görüntüleri, bu biriken ve çoğalan geniş insan ve nesneler dünyasını yakalıyor. New York eyaletinin, bir zamanlar gelişen ama şimdilerin sefil Truva kasabasındaki üç neslin hayatını anlatan Kenneally’nin filmi, sadece insanlar arasındaki sınırı değil, aynı zamanda insanlar ve onların eşyaları arasındaki sınırı da bulanıklaştırıyor. Fotoğrafların çerçeveleri bedenlerle, renklerle, acılarla, aşkla ve eşyalarla dolu.

Kategorize etmeye meydan okuyan birikimi “israf” olarak etiketlemekte aceleciyiz. Oysa, MS 79’da Vezüv Yanardağı’nın patlamasıyla gömülen Roma kıyı kenti Pompeii’de, nesnelerin gelişi güzel dağılması aslında şanslı bir azınlığın evlerinin karakteristik özelliğiydi. Arkeologlar, içlerinde bulunan el yapımı eşyalardan hareketle bu seçkin evlerdeki odaların işlevlerini tespit için can atıyordu. Ancak bu iş, zorlu bir egzersiz olduğunu kanıtladı. Nesnelerin çoğu, kullanıldıkları yerlerde değil, daha çok depolandıkları yerlerde bulundu ve bu tür depolama kümeleri oldukça heterojendi. Örneğin arkeolog Joanne Berry, bir evin avlusundaki dolapta ve sandıktaki şu öğeleri listeliyor:

“bir gümüş ayna, bir gümüş sürahi, bir gümüş tığ, bir altın yüzük, iki altın bilezik, iki gümüş kaplama bronz kase, üç bronz güveç, bir bronz tabak, iki terra sigillata tabağı ve bir kase, iki cam bardak, bir cam sürahi, cam testi, bronz kova, iki çift cımbız ve dört cam parfüm şişesi.”

Ayrıca “298 gümüş sikke ve üç altın sikkeden oluşan bir hazine” de vardı. Birikim, kategorize etmeye meydan okudu. Depolama, odaların kısa vadeli başka amaçlı kullanımında bir dönüştürme noktası olarak da işlev gördü: Mekanın günün bir saatinde veya bir mevsim süresince bir işlevi ve bir sonraki gün veya mevsimde başka bir işlevi olabilirdi.

Nesneler, bizi onların zorunluluklarına çeker sanki: Alınmayı, kullanılmayı, bir kenara atılmayı ve güvende tutulmayı “isterler”. Belirli bir ortamın veya mekanın kullanım biçimine ve ambiyansına işaret ederler. Depoya kaldırmak, yaşam alanını nesnelerin bu taleplerinden kurtarır. Örneğin, tanrılara adak ritüelinden sonra, ilgili kaplar bir sandığa kaldırılabilir, böylece adak ritüelinin gerçekleştiği oda, belirli dini emirlere uyulmasına gerek kalmadan başka amaçlar için kullanılabilirdi. Depodaki nesnelerin eklektik yığını, sınıflandırmayı engellemekle kalmadı, aynı zamanda genel bir organizasyon sistemi olmaksızın, kişisel, cisimleşmiş belleğe bağlı olarak depolananların bilgisini de kontrol etti. Geleneksel karmaşıklık modelleri depolamayı yukarıdan aşağıya denetimle ilişkilendirirken, burada, tam tersine, haklarından mahrum bırakılanların bedensel deneyiminin -kadınlar, köleler, çocuklar- birikimi yönetmede çok önemli olan, dağınık, parçalanmış bir güç manzarası var.

Benzer şekilde sanayi sonrası pis peyzaj, günümüzün sınıflandırma ve kontrolüne meydan okuyor. Kenneally’nin fotoğraflarında nesneler arka plandan ön plana sızıyor. Onların birikimlerine depolar aracılık etmez; bunun yerine nesneler kontrolsüz, kesintisiz ve sessizleştirilmeden bırakılır.

Birikim, küçük kasaba Amerika’sında yoluna devam ederken, benim gibi apartman sakinleri de (çoğunlukla şehirli), birikimin “nasıl” sorusuna kayıtsız hale geldi ama oldukça farklı bir şekilde. Marie Kondo’nun etkisi altında, varlıklı olanlar minimalizmi ve (görünür) birikimin banka hesapları dışında yeri olmayan temiz bir estetiği kucaklıyor. Kiler varsa kullanılmaz veya boş Amazon kutuları ile doldurulur. Depolamadaki -ve dolayısıyla geleceğimizdeki boşluklar (yarın, gelecek hafta, bir yıl içinde ihtiyacımız olan şey) tek tıkla sipariş tedarik zincirleri tarafından dolduruluyor. Bunları yapacak kadar ayrıcalıklı olanlar, depo ve malzemeleri, başka yerler, zamanlar ve insanlar vasıtasıyla güvence altına alıyorlar. Küreselleşmenin “kazananları”, malzeme biriktirme işi ile alıkonulmadan (ve bunu yönetmek için başkalarına para ödeyerek), apartmanlar, şehirler ve işlerde kanat çırparlar. Nesnelerin bizi aşağı çekerken, köklendirebileceğini unutmak çok kolaydır. İçimizde neşe uyandırmayan şeylerin nereye gittiğini kendimize sormayı ihmal etmek de çok cezbedicidir.

İstenmeyen birikimin bir örneği, birikimin kaynak ve atık arasındaki ince çizgide nasıl yürüdüğünü özetleyen nükleer atıktır. Arkeolog Rosemary Joyce’un en son kitabı,  ABD’deki nükleer atık sahalarının hayal bile edilemeyecek bir gelecekte yeniden açılmalarını önlemek için nasıl işaretleneceği sorusunu araştırıyor. Değer sistemlerini tahmin edemezsek (ki, şu anda itici veya çirkin olarak görebildiğimiz şeyler, gelecek kuşaklar için söz konusu olmayabilir), insanları veya yaratıkları kazmaktan ne alıkoyar? Bugün kesinlikle gelecekteki kullanım için olmayan şey, gelecek gerçekleştiğinde şimdiki gibi algılanmayabilir.

Bir çiftçinin kışı atlatmasına yardımcı olan tahıl; aynı zamanda bir imparatorun iktidarda kalmasını sağlayan tahıldır

Nükleer atık vakası, birikimin ne kadar göz kamaştırıcı olabileceğini ve göz kamaştıran şeyin korkutucu olduğu kadar cezbedici olduğunu da gösteriyor. Peki bu nasıl işliyor? Nesne toplamanın özel gücü nedir? Bazı şeyler kitlesel olarak göz kamaştırır. MÖ 1. yüzyılda Roma İtalya’sının anıtsal tahıl ambarları, izleyiciyi boyutlarıyla büyüledi. Az sayıda küçük pencere, kemirgenlerin ve diğer istenmeyen misafirlerin riskini en aza indirirken hava akışını destekliyordu. Yükseltilmiş konumlar, drenajı kolaylaştırdı ve neme karşı muhafaza sağladı. İçeride depolanan tahıllar, izleyici tarafından ölçülmek bir yana paha biçilemeyen bir kütle duygusu yayıyordu. Tek tek tahıllar ve özellikleri gözden uzaklaşır ve yeni bir bütün halinde harmanlanır: Dolu bir tahıl ambarı. Hemen hemen aynı şey bugün birçok birikim biçimi için de geçerli. Belki de en çarpıcısı, kabarık banka hesaplarının belirsiz bir yığın olarak Dolar veya Euro veya Yen biriktirmesidir. “En zengin 10” veya “en başarılı 15” gibi yinelenen maskaralık listeleri, göz kamaştırıcı kütle duygusu üzerine oynar – belirli sayılar okuru eğlendirmez, ama hayranlık duygusu verir.

Codorniu bir şarap mahzeni, Katalonya. Fotoğraf: Richard Kalvar / Magnum
Codorniu şarap mahzeni, Katalonya. Fotoğraf: Richard Kalvar / Magnum

Birikim aynı zamanda çok sayıda insanın gözünü kamaştırabilir. Yukarıda bahsedilen şarap mahzenleri, şarapları büyük seramik fıçılarda saklar. Seramik (kısmen) toprağın altına gömüldüğünde ve mühürlendiğinde, şarabı soğuk tutan ve fermantasyon sürecini destekleyen mükemmel bir yalıtıcı olduğunu kanıtlar. Her bir şarap fıçısı 2.000 litre veya daha fazlasını içeriyordu. Mahzenlerin çoğu mütevazı bir büyüklükteydi, ancak bazıları, özellikle güney Fransa’nın geniş arazilerindeki türleri, yüzlerce fıçı barındırabilirdi. Şarap, tahıl gibi toplu bir ürün iken, birikimi çeşitliliğe dayalıdır: Her bir fıçının içeriği ayrı ayrı değerlendirilebilir, bitişik fıçıdan daha uzun süre depoda saklanabilir ve farklı bir ekonomik değer, kar ve risk dengesine tabi tutulabilirdi. Göz kamaştırıcı etki, fıçıların sayısında yatıyordu: ormanın karanlık kütlesinden ziyade meşhur ağaçların toplanması. Aynı şeyler değişken bir şekilde kütle veya çokluk olarak işleyebilir. Daha az varlıklı olanların banka hesaplarında, her Dolar, Euro veya Yen önemlidir. Fonlar, her bir münferit mevduatın hesaplanması ve her bir ödemenin ölçülüp tartılmasıyla çokluk olarak birikir.

Bilim sosyologları Michel Callon ve Bruno Latour, miyopatiler (nöromüsküler bozukluklar) üzerine araştırmalara sponsorluk yapan, televizyonda her yıl yayınlanan bir hayır etkinliği olan Fransız fenomeni Téléthon‘da kalabalıkların gücünü ortaya çıkardı. TV ekranında, sürekli yükselen “genel toplam sayacı” izleyicileri bağış yapmaya teşvik ediyor ve sayaç işledikçe, artan insan ve kaynak ağının amacına doğru çekildiği görselleşiyor. Birikim, belirsiz ve açık uçlu, çokluk olarak kendi kendini sürdürür hale gelir. Bunun yerine, yığmanın etkili bir yeni bütün haline geldiği kütle benzeri birikimler, daha az dikkat çekici bir şekilde büyüyor.

Bugün birikim aynı anda kovalanan ve kaçınılandır. Günümüzün birikim kuşkusunu, haksız kapitalizme ve yaygın tüketime bir yanıt olarak okumak cazip gelse de -aksi durumda artı değer ve karmaşıklığın yükselen sarmalından bir sapma olur- benzer bir kararsızlık tarih boyunca tekrarlanır. Pandora’nın “artı değer” kutusunu açtığımızda, birikimin birçok şey olduğu ve grinin birçok tonunu işgal ettiği ortaya çıkıyor. Bir çiftçinin bir sonraki hasadı beklerken kışı atlatmasına yardımcı olan tahıl; aynı zamanda bir imparatorun iktidarda kalmasını sağlayan tahıldır. Kwakiutl yerlileri arasında gücü sertleştiren hediye vermekti; Téléthon‘da olduğu gibi devlet sağlık hizmetlerinde başarısız olduğunda hatırlanan hediye vermekti. Birikim, tek bir ekonomik çerçevede ele alınamaz: Hediye vermeyi ve benzer şekilde meta değişimini besler, ve kapitalizm kadar sosyalizm tarafından da başvurulur. Birikim, genel bir etik duruşla yargılanamaz. Herhangi bir alternatif “iyi yaşam” vizyonu dile getirilmeden önce, birikimin değişkenliğini araştırmak gerekir. Arkeoloji, derin tarihsel perspektifi ve yenilenen maddi duyarlılığı ile birikim ve onun hoşnutsuzlukları hakkında bildiğimizi düşündüğümüz şeyi revize edebilir.

* Astrid Van Oyen, Cornell Üniversitesi’nde Roma arkeolojisi alanında öğretim üyesidir. Yazarın son kitabı: The Socio-Economics of Roman Storage: Agriculture, Trade ve Family (2020).

Kaynak: aeon.co

Çeviri: Geremol

Yazının orijinali: Accumulation and its discontents