HDP oyuna mı gelecek, oyuncu mu olacak?

Görsel: Serpil Odabaşı – İç Kanama (Kağıt üzerine karışık teknik)

Başkanlık sistemiyle kritik bir konuma gelen HDP, sistem değişikliği tartışmalarını Türkiye gündeminde tutuyor. Eli güçlenen HDP, Kürtlerin talep stratejisinin oyuncusu olacağına, enerjisini “cumhur gitsin millet gelsin” oyununa harcıyor.

Başkanlık olarak adlandırılan mevcut sistemin ve buna bağlı olarak devlet yönetiminin hali hazırda belli belirsiz bir değişimden geçtiği Türkiye’de, HDP siyaset sahnesinin en kritik ve en çok tartışılan partisi konumunda. Kürt siyasi partilerine ve seçilmiş temsilcileri ile kadrolarına yönelik bildik kriminalizasyon ve baskı yöntemleri konusunda herhangi bir değişim olmasa bile, mevcut seçim sisteminin dayattığı aritmetikte “Kürt oyları” ve ittifaklar sisteminde HDP’nin kritik konumu güncelliğini 2015’ten beri sürekli koruyor.

Ancak Türkiye’de Kürtlerin siyaset alanındaki en büyük temsilcisi olan HDP’nin bu konumuna karşın, Kürtlerin talepleri Türkiye gündeminde neredeyse hiç yer bulmuyor. Türkiye’deki yeni otorite düzenin en önemli bileşeni konumundaki AKP güdümündeki ana-akım medya bir kenara; muhalif ve bağımsız medya mecralarında dahi Kürt meselesinin siyasi, ekonomik, toplumsal ve uluslararası yönleri oldukça sınırlı bir alanda tartışılıyor. Oysa, geçmişten farklı olarak Kürt meselesinin genişleyen uluslararası boyutu gibi Kürtlerin politik bilinci ve örgütlülüğü de göz ardı edilemeyecek bir ağırlığa ulaşmış durumda.

Ki, 2019 yerel seçimlerinde hem Selahattin Demirtaş’ın hem de Abdullah Öcalan’ın seçim gündeminin birer aktörü haline gelmeleri bu durumun en önemli göstergesidir.

“Kürt oyları”nın teveccühü

Bu noktada, mevcut iktidarın yoğun baskısına ve saldırılarına maruz kalan HDP’nin genel anlamdaki stratejisi ve hedefi mevcut iktidarı geriletmek ve devirmek şeklinde kendisini göstermektedir. Keza, Millet ittifakının Kürtlere “oy” dışındaki ilgisizliği, HDP açısından siyasetin hassas dengeleri sebebiyle tolere edilebilir ya da en azından belirsiz bir süreliğine ötelenebilir bir mesele şeklinde kodlanmaktadır.*

HDP’nin bu stratejiden temel beklentisi AKP’nin seçimler yoluyla iktidardan düşmesi ve devlet yönetimindeki kadrolarının tasfiye edilmesiyle Türkiye’de demokratikleşmenin ve Kürt meselesinin çözümünün önünün açılması olarak gözükmektedir.

Selahattin Demirtaş’ın güçlendirilmiş parlamenter sistem önerisi bu stratejinin bir nevi manifesto edilmiş hali gibi durmaktadır. Demirtaş, Ruşen Çakır’a verdiği röportajında ise HDP karşıtı çıkışlarıyla gündemde olan ve parlamenter sisteme geri dönmeyi taahhüt eden İYİ Parti’nin genel başkanı Meral Akşener’le görüşme isteğini dile getirmiş ve HDP’nin parlamenter sistem stratejisindeki kararlılığını bir açıdan beyan etmiştir.

HDP’nin bu stratejisinin “Kürt oyları” açısından kabul gördüğü yadsınamaz bir gerçek olduğu gibi, Kürtlere dair Türkiye içindeki ve dışındaki politikaları sebebiyle AKP’ye karşı Türkiye’deki Kürtlerin büyük bir çoğunluğu arasında ciddi bir tepki ve öfke olduğu da gün gibi ortadadır. Bu açıdan, HDP’nin bahsi geçen stratejisinin toplumsal bir karşılığı olduğu muhakkaktır. Ancak AKP iktidarına karşı bu tepkiye rağmen, HDP’nin Millet ittifakına yönelik gösterdiği “teveccühün” ve bu ittifakı politik açıdan ehven-i şer olarak işaret etmesinin, temsil ettiği Kürtler arasında ne kadar karşılığı olduğu konusu göz ardı edilmektedir. Gerek Kürtlerin toplumsal hafızası ve politik birikimleri, gerekse de Millet ittifakındaki bileşenlerin demokratikleşmeye ve Kürt meselesinin çözümüne dair yakın dönemdeki pratikleri, HDP’nin aksine Türkiye’deki Kürtlerin iyimser olmalarını epey güçleştirmektedir.

Millet ittifakının vizyonu: Rutin ve istikrar

HDP’nin de öncelik haline getirdiği demokratikleşmeye dair Millet ittifakının temel vizyonu, iktidarın politik ihtiraslardan arındırılmış biçimde sınırları belli bir yasallığa dayanarak rutin ve istikrar içerisinde uygulanıyor olmasıdır. Buna göre, özellikle Recep Tayyip Erdoğan ve yakın çevresinin politik ihtirasları ülkeyi demokrasiden giderek uzaklaştırmaktadır. Oysaki politik ihtiraslardan arındırılmış bir istikrar ve rutin; bir demokrasi değeri olmaktan çok devletlerin kendi meşruiyetleri için rıza devşirebilmelerinin işlevsel bir yöntemidir. Üstelik gelişmiş Batı demokrasilerinde de defalarca görüldüğü üzere, böylesi bir istikrar ve rutin çoğunlukla orta-sınıf konformizmi lehine işlemektedir ve özellikle toplum dışına itilmiş ya da marjinalleştirilmiş kesimler için ürettiği hayırlı sonuçlar sınırlı olmaktan ya da kâğıt üzerinde kalmaktan öteye gidememektedir.

Diğer taraftan, Erdoğan’ın toplumun karşısına geçip; ulusal çıkarların rasyonalizasyonuna dair aşırı inisiyatif almak, manipülasyonlara girişmek ve bu çıkarlar doğrultusunda sürekli yeni kaideler, tehditler ve doktrinler icat etmek şeklinde üstlendiği hakemlik rolü Türkiye’deki devlet-toplum ilişkileri açısından hiç de yeni bir durumu işaret etmemekte, tam tersine bir devamlılığı gözler önüne sermektedir.

“Anayasal bir kurum” olan MGK’nın üst yapısını oluşturduğu ordu ve devlet bürokrasisi, Soğuk Savaş doktrinine ve NATO üyeliğine sırtını vererek aynı hakemlik rolünü uzun bir süre üstlenmiştir. “Seçim yatırımı yapıyorlar”, “gündemi değiştirmek istiyorlar”, “taviz veriyorlar” ya da “muhalefet blokunu bölmek istiyorlar” şeklindeki iktidar eleştirilerinin de gösterdiği üzere, Millet ittifakının temel şikâyeti bahsi geçen hakemlik rolünün kendisinden ziyade böylesi bir rolün ciddiyetle ve “liyakatle” yerine getirilip getirilmediğiyle ilgilidir. Anlaşılan odur ki, Millet ittifakı bileşenleri için devlet-toplum ilişkilerini sağlıklı biçimde yeniden düzenleyecek bir güç/iktidar paylaşımından ziyade seçimlerde alınacak oy oranı baskısından uzak, kişilere bağlı olmayan ve böylece politik ihtiraslardan arınmış istisnai bir hakemlik rolü devlet-toplum ilişkileri konusunda makbul bir iktidar pratiğidir. Ki özellikle Kürtler söz konusu olduğunda, bu ittifakın AKP politikalarına güçlük çıkartmaması ve hatta kimi zamanlarda destek sunması seçmen konsolidasyonu stratejisinden öte devlet-toplum ilişkilerinde Kürtlerin mevcut konumuna verilen onayla ilgilidir. Millet ittifakı bileşenlerinin karar alma organlarındaki “deneyimli” eski/emekli devlet yetkililerinin (büyükelçiler, TSK subayları, mülki amirler, devlet müsteşarlığı çalışanları, devlet bakanları) ağırlığı da muhalefet blokunun Kürtler söz konusu olduğunda vizyon ya da cesaret eksikliğinden mustarip olmadığını tam tersine devlet deneyimine dayalı bir vizyonla hareket ettiğini işaret etmektedir.

Devlet aklı göz ardı ediliyor

Bu noktada tekrar etmek gerekir ki, AKP iktidarı HDP’yi ve Kürtlerin iradesini siyaset sahnesinde tamamen etkisiz ve işlevsiz hale getirmek için uzun bir süreden beri her türlü baskıyı ve ideolojik propagandayı kullanmaktadır. Böylesi bir konjonktürde, HDP’nin AKP’yi ve temsil ettiği otorite düzenini karşısına alması, Türkiye’de demokratikleşme konusunu kendi gündeminin öncelikli konularından biri haline getirmesi ve bu doğrultuda çeşitli seçim ittifakları geliştirmesi gayet anlaşılır bir stratejidir. Ancak AKP iktidarının Kürtlere yönelik bu saldırganlığını otoriterleşmeyle ve Erdoğan’ın politik ihtiraslarıyla açıklamak iyimser bir yaklaşım olduğu gibi Kürtlere ve Kürt meselesine dair uzun bir geçmişe dayanan Türkiye’deki devlet aklını fazlasıyla göz ardı etmektedir.

Kürt meselesinin giderek uluslararasılaştığı, bölgesel statükonun işlevsizleştiği ve Irak ve Suriye’de Kürtlerin mevcut iktidar yapılarıyla güç paylaşımına girdiği böylesi bir ortamda, Türkiye’nin kendi sınırlarının da dışına çıkarak “oyun bozucu” bir rolü zorlaması bir devlet politikasını işaret etmektedir.

Bu doğrultuda, AKP’nin HDP’ye karşı saldırganlığı kadar Millet ittifakının HDP’ye yönelik “Kürt oyları” ile sınırlı ilgisi de bu devlet politikasından azade durmamaktadır. HDP kamuoyuna verdiği görüntüden anlaşıldığı kadarıyla, Millet ittifakı bileşenlerini olası bir çözüm masasının muhatabı olarak görmekte ve hatta kendileriyle bu yönde görüşmeler gerçekleştirmektedir. Ancak yukarıda da bahsedildiği üzere, Millet ittifakının demokratikleşmeye dair vizyonu da Kürtler konusundaki tutumu da otoriter AKP iktidarına gerçek bir alternatif durmamaktadır. Ekonomiye, yargıya, dış politikaya ve muhtelif toplumsal sorunlara dair “restorasyon” dışında politik bir program vaat etmeyen Millet ittifakı mevcut devlet-toplum ilişkilerinde değişimi zorlayan bir güç paylaşımını sorun edinmediği gibi bu konuda somut adımlar atma konusunda hiç de istekli görünmemektedir. Bu açıdan, HDP’nin tartışmaya açması gereken en önemli sorun belki de taraflar arasında yapılacak gerçek bir tercihin olup olmadığıdır.


* 31 Mart yerel seçimlerinden bir hafta kadar önce Selahattin Demirtaş bulunduğu cezaevinden yaptığı açıklamada şöyle demişti: “Bütün halkımıza, tabanımıza çağrım ve varsa azıcık hatırım, ricam şudur ki, gerekirse bağrınıza taş basın, ama mutlaka sandığa gidip “FAŞİZME HAYIR” anlamına gelecek oyunuzu kullanın.” Yerel seçimler sonrası İYİ Parti’nin HDP’ye saldırganca ithamlarına karşılık Sırrı Süreyya Önder’in şu sözleri de dikkat çekicidir: “İYİ Parti’yi kastediyorum. ‘Bizim nazarımızda HDP şuradadır’ falan gibi bir şey diyemez. Bu saygısızlığı bugün yapabiliyorlarsa, o gün, bizim bu ilkeselliği dayatmış olmamamızdan dolayıdır. İYİ Parti’ye hiç kızmıyorum ya da onun liderine. Biz o gün böyle yapmakla ve bu bağra basılan taşı da kimsenin merak etmemesi ile, bugün böylesi değerlendirmelerin muhatabı oluyoruz.”