1984’ten önce Kürdistan’da neler oluyordu?

Görsel: Osman Ahmed – İsimsiz (Tuval üzerine akrilik, 200×300cm)

49’lar Davası’nda 50, 12 Mart’taki üç toplu davada 250 Kürd sanık bulabilen devlet, 12 Eylül’de on bine yakın sanıkla karşılaşmıştı. Bu, 1960-1980 arası yıllardaki silahsız Kürd mücadelesinin bir özetidir aynı zamanda…

Tarihsel gelişim ve sebepler üzerinden anlaşılmayan siyasal ve sosyolojik olaylara dair değerlendirmeler, hep eksik anlatımlardır ve gerçekleri tam olarak ifade etmezler. Konunun anlaşılmasını istemeyenler, bunu özellikle de yapabilirler. Türkiye’deki “Kürd Sorunu” da bunlardan biridir. Tüm ulusal değerleriyle birlikte yok edilmek istenen bir ulusun mücadelesi hep göz ardı edilmiş, saptırılmıştır. Son dönemlerde, “Kürd Sorunu” tartışılırken genellikle, 1984’ten itibaren, PKK öncülüğünde başlayan silahlı mücadele üzerinden değerlendirmeler yapılır. Türkiye’deki Kürd Ulusal Mücadelesi’nin, bu savaşla kamuoyunda daha çok bilinir hâle geldiği bir gerçektir. Ancak Kürd Ulusal Mücadelesi’nin, yaklaşık iki yüz yıllık bir geçmişi vardır; “Kürdistan” adı ise “Türkistan”dan, “Türkiye”den çok önce, en az bin yıldır bilinmektedir.

Celâl Temel’in, “1984’ten Önceki 25 Yılda Türkiye’de Kürdlerin Silahsız Mücadelesi” başlıklı kitabının ikinci baskısı (Ekim, 2020) İsmail Beşikçi Vakfı tarafından yapıldı.

Devlet, gizli toplantılarının daima bir numaralı gündem maddesi olan Kürd Ulusal Mücadelesi’nin halklara ulaşmaması için elinden geleni yaptı. Özellikle, 1938–1984 yılları arasındaki mücadele, silaha da bulaşmamış olması sebebiyle halklardan daha kolay saklanabildi. Resmi tarih yalanlarıyla aldatılan Türk ve Kürd halkı, konuyu tüm gerçekliğiyle bilemedi. Ancak bazı Türk kesimleri de, Barış Ünlü’nün dediği gibi, farkında olarak ya da olmayarak “Türklük Sözleşmesi”nin içinde kalarak buna destek oldu.[i]

Cumhuriyet hükümetleri, Kürdlerin kimliklerinin farkına varmamaları, “Kürt olduklarını sanmamaları” için ne gerekiyorsa yapmışlardır. Resmi tarih yalanları, göçler, sürgünler, tutuklamalar, hapisler, katliamlar, faili belli veya meçhul cinayetler, hep bu amaç için yapıldı, yapılıyor: “Kürt, Kürt olduğunu anlamasın” diye…

Türkiye’nin yakın tarihinde üç darbeyi kapsayan (27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül) 1960–1980 süreci, Kürdler için Yeniden Uyanış Dönemi olarak adlandırılıp, değerlendirilebilir. Aslında yakından incelendiğinde, birçok belgede de görüleceği gibi, bu üç darbenin de gizli ve en önemli sebebi Kürdlerin bu uyanışıdır. Kuzey Kürdleri, özellikle 1938-1958 sürecindeki yirmi yılda büyük bir sessizlik dönemi yaşadılar. 1959 yılındaki 49’lar Davasıyla yeni bir uyanış dönemine girdiler, 1967 ve 1969 yıllarındaki seri Doğu Mitingleriyle kitlelere ulaştılar, 1969 yılında Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) ile bağımsız örgütlenme konusunda büyük adım attılar ve 1975-1980 yılları arasında kısa süren renk renk örgütleriyle bir umut yarattılar. Süreci çok kısaca anlatalım.

49’larla başlayan yeni bir Kürd uyanışı

14 Temmuz 1958 tarihinde, Irak’ta Haşimi Krallığı, General Abdülkerim Kasım önderliğinde gerçekleştirilen sol bir darbeyle sona erdirildi. Kürdlerin de içinde bulunduğu yönetimin iktidara gelmesiyle, Mela Mustafa Barzanî, Rusya’dan Irak’a döndü. Mustafa Barzanî’nin dönüşü, Türkiye tarafından kaygıyla izlendi; konu Türk basınında çok abartılarak, Barzanî’ye hakaretler yağdırılarak verildi. 8 Nisan 1959 günü, CHP Niğde Milletvekili emekli asker Asım Eren, Başbakan Adnan Menderes’in cevaplaması kaydıyla TBMM’ye, verdiği soru önergesinde, “Irak Hükümeti’nin ve Kürtlerinin, Türk tebaasına yaptığı baskı, Türklüğü unutturma, zulüm ve öldürme olaylarından dolayı, Hükümet ne gibi acil, siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik tedbirlere başvuracak ve gerekirse ‘mukabel-i bilmisil’ (misliyle karşılık) hakkını kullanacak mı?..” diyordu. Bu önerge özellikle üniversitelerdeki Kürd gençleri arasında infial uyandırdı ve tepkiler kondu.

Bu sırada, Diyarbakır’da yayımlanan İleri Yurt gazetesinin 31 Ağustos 1959 tarihli sayısında, Musa Anter’in köşesinde, Kımıl (süne) adlı Kürdçe bir şiir yayımlanınca; hükümet, devlet, muhalefet, istihbarat hep birlikte ayağa kalktı. “Nasıl Kürtçe şiir yayımlanabiliyor?” “Kürtçe diye bir dil yok ki!” “Yeni bir dil ve yeni bir millet mi yaratılıyor?” “38’den bu yana böyle şeyler olmuyordu.” “Birileri dışarıdan bizi bölmeye çalışıyor.” Bu ve buna benzer tepkilerle infial büyütüldü.

Kürdlük tehlikesine karşı hükümetin girdiği panik sonucunda, zamanın istihbarat örgütü MAH’ın (MİT) hazırladığı raporlardan sonra, hükümet ellilik gruplar hâlinde Kürd öğrenci ve aydınlarını tutuklama kararı aldı. İlk ellilik gruptan 40 kişi, 17 Aralık 1959 tarihinden itibaren tutuklanıp İstanbul Harbiye’deki tek kişilik hücrelere konuldular. Ankara Hukuk Fakültesi öğrencisi M. Emin Batu, hücrede mide kanaması sonucu hayatını kaybedince, tutuklu sayısı 39’a indi. Daha sonra, 10 kişinin daha tutuksuz olarak eklendiği dava, kamuoyunda 49’lar Davası olarak bilindi. Aslında tutuklananlar Kürdistan İstiklal Partisi üyesi diye tutuklanmıştı ancak, Kürdistan adı kullanılmak istenmiyordu. Gazetecilerin verdiği adla, sanık sayısı davanın adı oldu. Dava, zaman aşımına uğradığı 1968 yılına kadar devam etti.

27 Mayıs 1960 Askeri Darbe Hükümeti olarak görülen Milli Birlik Komitesi’nin (MBK) ilk aldığı kararlar ve yaptığı uygulamalar, bu darbenin Kürdlerin hayrına olmadığını gösteriyordu. Cemal Gürsel’in başkanlığındaki MBK, yeni bir uyanışa geçen Kürd hareketini engellemek için ilk günden harekete geçti. Darbeden dört gün sonra, 31 Mayıs 1960 tarihli Cumhuriyet gazetesi, “Kürdistan Tesisi İçin, Sabık DP İçinde Çalışmalar Yapılmış” manşeti altında, “Türkiye’nin yalnız Türklerin vatanı olduğu, başka gayeler taşıyanlara benimsetilecektir” deniyordu.

Yukarıdaki yazının mürekkebi kurumadan, 1 Haziran gününden itibaren, çoğu şeyh, ağa ve aşiret reisi ailelerinden olmak üzere, Kürdistan’dan pek çok kişi tutuklanarak, Sivas Kabakyazı’daki 5. Er Eğitim Tugayı’nda bir askeri toplama kampına alındı. Ekim ayı sonunda Sivas Kampı dağıtıldı, içinden seçilen 55 Ağa ve Şeyh, sürgünden sürgüne gönderildi. Bu 55 kişinin içinde bulunan Avukat Faik Bucak’ın girişimleriyle kamuoyu bunlardan haberdar oldu.

27 Mayıs 1960 Askeri Darbesi’nden sonra, Kürdlere yönelik uygulamalardan biri de, 1963 yılında, Türkiye, Irak ve İran’lı Kürd öğrenci ve aydınlarından oluşan 23 kişilik bir grubun tutuklanmasıdır. 23’ler Davası olarak adlandırılan davada öğrencilerle birlikte zamanın Kürd yayıncılığının sorumluları da vardı. Bu dava da, 49’lar Davası gibi yıllarca sürdü.

1967-1969 Doğu Mitingleri

Ellili yılların sonunda başlayan Kürd uyanışı ve hak arama talepleri, engellenmelere rağmen giderek genişledi. Bir taraftan Güney’de başlayan peşmerge mücadelesi, diğer taraftan sol rüzgarların etkisine giren Kuzeyli Kürd öğrenci gençliği ve Kürd yurtseverleri; ezop dili ile de olsa (“Kürt” yerine “Doğu Halkı”, “Kürdistan” yerine “Doğu”) sorunlarını dile getirmeye başladılar. O dönemde bunun en etkili yollarından biri mitinglerdi. O dönemde büyük çapta mitinglerin yapılmasında, bazı Türk ırkçısı yayınların da etkisi oldu. Aynı sıralarda, üniversiteli Kürd gençliğinin düzenlediği “Doğu Geceleri” de, Kürd ulusal uyanışında önemli bir etki yaptı.

1966 yılında, Silvan’da “Petrol Mitingi” adıyla düzenlenen mitinge, Silvan’ın nüfusundan daha fazla kişi katıldı. O sırada, Batman çevresinde petrol kuyuları açılıyordu; Batman’da bir rafineri kurulmuştu. Ancak yeni çıkan bazı petrol kuyularından sonra, Batman-İskenderun arasına bir boru hattı döşenerek Batman’daki ham petrol dışarıda işlenmek üzere taşınma kararı alınmıştı. Silvan Mitingi buna bir tepkiydi. Başta Diyarbakır ve Batman olmak üzere, Siirt, Kozluk, Kurtalan ve Bismil gibi yakın çevreden, Silvan’a insanlar akmıştı. Daha yeni yeni adı duyulan terzi Mehdi Bilici, işin öncüsüydü; soyadını da “Zana” olarak değiştirmişti. Mitinge din adamlarının ilgisi çok büyüktü. Mitingde konuşan din adamlarından biri, “Kimse dininizi sizden almaz ama madenlerinizi, petrolünüzü sizden alırlar” diye haykırıyordu…

8 Mayıs 1966 tarihindeki bu mitingden sonra, üniversiteli Kürd gençliği, Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve Kürd yurtseverlerinin, 1967-1969 yıllarında seri hâlde, ortaklaşa düzenlediği mitingler kamuoyunda Doğu Mitingleri olarak bilindi. 1967 yılının 13 Ağustos ve 18 Kasım tarihleri arasında; sırasıyla, Silvan, Diyarbakır, Siverek, Batman, Tunceli, Ağrı ve Ankara mitingleri gerçekleştirildi. 1967 yazı ve sonbaharında yapılan bu yedi mitingden sonra, uzun süre bu tür mitingler yapılmadı. 1969 yılı yaz aylarında, 1967 yılındaki gibi seri şekilde yedi miting düzenlendi. Mitingler sırasıyla, Diyarbakır, Hakkari, Suruç, Hilvan, Varto, Siverek ve Lice’de gerçekleştirildi.

12 Mart 1971 Darbesi’ne kadar, Kürd il ve ilçelerinde bu tür mitingler yapılmasına devam edildi. 1969-1970 ve 1971 yıllarındaki mitinglerde, DDKO üyesi gençler, TİP’li Kürd Aydınları ve KDP’li yurtsever köylüler birlikte yer aldılar. Hiç bir şiddet olayının meydana gelmediği mitingleri, devlet yakından izledi. Mitinglerdeki istemler çok masumane ve demokratik, slogan ve pankartlar düşündürücüydü. “Batıya Fabrika, Doğuya Karakol”, “Batıya yatırım, Doğuya Komando”, “Bazoka değil fabrika istiyoruz”, “Komando zulmüne son”, “Bu vatan bizimdir”, “İnsanlık haysiyeti istiyoruz”, “Savaşta Doğulu vurur, barışta vurulur”, “Yaşama hürriyeti, okuma hürriyeti”, “Kimse bizi buradan kovamaz”… Bu mitingleri düzenleyenler ve mitinglere katılanlar, 12 Mart Darbesi’nden sonra yargılandılar.

Devrimci Doğu Kültür Ocakları

Altmışlı yılların sonlarına doğru Türk Aydınları ve gençlerinin giderek milli solculuk anlayışlarına kaymaları, sosyalizmi askerle gerçekleştirme gibi cuntacı bir anlayışla oluşturulan Milli Demokratik Devrim (MDD) grubunun, TİP ve FKF içinde etkili olmaya başlaması; sol cephede yer alan, Kürd aydın ve gençlerini ürküttü. Giderek gelişen “devlet solculuğu” ile birlikte, Kemalizm’in, anti-emperyalist bir hareket ve sol olduğu belirtiliyordu. Kürd sosyalistleri, enternasyonalizmi sonuna kadar savunurken (Kendi aralarında Kürdçe bile konuşmazken!), Türk sosyalistleri içinde “millicilik” (Bugünkü adıyla “ulusalcılık”) gelişiyordu. Bu durum, Kürdlerin başının çaresine bakma fikrini geliştiriyordu. Kürd aydın ve gençleri arasında ilk kez, ayrı örgütlenme fikri de tartışılmaya başlanmıştı. Kısa adı DDKO olan Devrimci Doğu Kültür Ocakları, bu dönemde, bu anlayıştan doğdu.

Bir dernek statüsü ile 1969 Mayıs ayında İstanbul ve Ankara’da kurulan DDKO’nun, daha sonra, Silvan, Ergani, Kozluk, Batman, Diyarbakır şubeleri açıldı. Siirt’in Kozluk ilçesinde DDKO’nun açılış töreninde, Kürdçe konuşmalar yapılıp, duvarlara “Halklara Özgürlük, Asimilasyona Hayır” sloganlarının yazıldığı afişler asılınca, zamanın Siirt Valisi Niyazi Bicioğlu hayret etmişti: Kozluk’ta, Asimilasyona Hayır sloganını kim anlayabilirdi ki? Elbette savcılık hemen harekete geçmiş, tutuklamalar yaşanmıştı. Diğer DDKO şubelerinde de benzer durumlar vardı.

İşin ilginç yanı, bu süreçten sonra, DEV-GENÇ; THKO, THKP-C ve TİKKO gibi örgütlere bölünerek silahlı mücadeleye başlarken DDKO, hak taleplerini, hâlâ bildirilerle, mitinglerle ifade ediyordu. Ancak devlet bu talepleri duymazlıktan geldi ve asimilasyona hız verdi. Yetmedi; talep sahiplerini tutukladı, hapse attı, işkencelerden geçirdi. Karşı koyma, kaderine itiraz, mahkemedeki siyasi savunmalarla birleşince DDKO’lar devleti çok rahatsız etti. Kuruluşu ile kapatılması arasında çok kısa bir zaman (iki yıl bile değil; bazı şubeler birkaç ay) geçmesine karşın; Ruşen Arslan’ın, “Ömrü Kısa, Etkisi Büyük Kürd Örgütlenmesi”[ii] olarak nitelendirdiği DDKO’lar, Kürd siyasal mücadelesinde önemli bir dönemi ifade etmektedir.

12 Mart Darbesi’nden sonra DDKO kapatıldı, kurucu ve yöneticileri Diyarbakır sıkıyönetim komutanlığında yargılandı. Açılan 92 kişilik davada, üniversite öğrencisi, aydın, işçi, esnaf, din adamı gibi çeşitli katmanlardan insanlar yargılandı. Davada Kürd gençleri önemli siyasi savunmalar yaptılar. Devlet, bu mahkemelerde, savcıları aracılığıyla Kürd diye bir halkın ve Kürdçe diye bir dilin olmadığını anlatırken, Kürd gençleri, “Biz de varız, Kürdler vardır, Kürdçe vardır” diyorlardı. DDKO süreci, Türkiye’deki Kürd Ulusal Mücadelesi’nde değeri yeteri kadar bilinmeyen önemli bir aşamadır.

Renk renk örgütler

DDKO Davası’nda yargılananların, özellikle “siyasi savunma” yapıp, yapmama konusunda başlayan tartışmalar, cezaevinde ayrışmaya, dışarıda ayrılığa dönüştü. Cezaevindeki gruplaşma, 1974 affı sonrasında dışarıda farklı yollardan, farklı örgütlerle devam etme eğilimini geliştirdi.

1974 yılı sonlarında, ilk olarak Türkiye Kürdistan Sosyalist Partisi (TKSP) illegal olarak kuruldu. Bu parti, 1975 yılında Özgürlük Yolu adı ile bir dergi yayını başlatınca, bu adla bilindi. 1975 yılında, bir grup aydın ve genç, Kürd kültür ve tarihini araştırmak amacıyla Komal adı ile bir yayınevi kurdular. Bu yayınevinde yayımlanan “DDKO Savunması” kitabı ve İsmail Beşikçi’nin kitapları büyük ilgi gördü. Komal Yayınevi’ni kuranlar, 1976 Mart ayında Rizgarî adı ile siyasi bir dergi çıkartmaya başladılar. 1978’de ise bu gruptan ayrılanlar, Ala Rizgarî grubunu oluşturdu.

Diğer taraftan Doktor Şivan (Sait Kırmızıtoprak) çizgisinde hareket ettiği belirtilen ve Şivancılar olarak adlandırılan grup da 1976’da, illegal olarak Kürdistan İşçi Partisi (KİP) adı ile partileşti. Bu grup, daha önce açılıp kapanan Devrimci Doğu Kültür Derneklerini (DDKD) ikinci kez 28 Eylül 1977’de kurunca, daha çok DDKD’liler olarak bilindiler.

1976 yılında, bazı DDKO’lu gençlerin önderliğinde Kawa adlı bir grup ortaya çıktı. Daha çok Çin yanlısı bir sosyalist görüşe sahip olan ve Sovyetler Birliği’ni Sosyal Emperyalist olarak gören bu grup daha sonra kendi içinde önemli bölünmeler yaşadı. Üç Dünya Teorisi’ni savunan grup, Dengê Kawa adı ile ayrıldı.

Yine 1976 yılında, Ulusal Kurtuluş Ordusu (UKO), Kürdistan Devrimcileri veya Apocular adı ile bir örgüt duyuldu. Başlangıçta bu örgüt, Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim Derneği’nin (ADYÖD) bir devamı olarak görüldü. Ancak 1978’de partileşerek Partîya Karkerên Kurdîstan (PKK) adını aldı.

Ayrıca 1965 yılından beri varlığı bilinen Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi (TKDP) de yeniden bir yapılanma arayışı içindeydi. Genellikle, kırsal kesimde ve Kürd din adamları arasında yaygındı. TKDP’nin sol kanadı olarak bilinen bir grup da, Kürdistan Ulusal Kurtuluşları (KUK) olarak kamuoyunda bilinir hale gelecekti.

Bu süreçte, TKDP ve PKK hariç tüm Kürd örgütlenmeleri DDKO kaynaklıdır denilebilir. TKDP dışındakiler, sol eğilimliydi ve Kürd Sorunu’na, sosyalist bir ilke olan Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı çerçevesinde genel bir bakışa sahiptiler. Ayrılma hakkı dâhil, tüm demokratik ve ulusal hakların alınması/verilmesi konusunda benzer görüşleri vardı. Grupların çoğu, “ayrı örgütlenme” tezini savunuyor ve nihayette bağımsız-sosyalist bir Kürdistan hedefliyordu. Grupların bir kısmı, Birleşik Bağımsız Kürdistan’ı hedeflediğini belirtirken bazıları, ortak örgütlenme veya “Federasyon” tezini savunuyordu. Grupların büyük kısmı, Kürdistan’ı sömürge olarak nitelendiriyordu. “Kahrolsun Sömürgecilik” ve “Kurdara Azadî” en çok kullanılan sloganlardı.

1975-1980 sürecinde bir kısmını yukarıda andığımız bu örgütler, genel olarak küçük parçalar halinde kaldıkları için, pek etkili olamadılar ve bu yüzden hep eleştirildiler. “Renk renk örgütler” olarak nitelendirdiğim bu örgütler, plan, program, stratejiyle uğraşıp, tekrar birleşmenin yollarını ararken ve daha partileşmemişken 12 Eylül cuntası duvarına çarptılar. Daha uzun ömürlü olabilselerdi olumlu gelişmeler olabilirdi. Ömürleri kısa oldu ve 12 Eylül enkazından sadece PKK çıkabildi.[iii]

Dönemin bir özeti

1959 yılında devlet, Kürd siyasal mücadelesinde yer alan 50 Kürd aydını bulabilmiş, istihbarat raporlarında bunların illegal Kürdistan İstiklal Partisi üyesi olduklarını iddia etmiş ancak onlara açıktan bir Kürd örgütü adını vermemişti. Bulabildikleri 50 kişiden biri hapiste hayatını kaybetti. Diğerleri Ankara’daki askeri mahkemede yargılanırken basın onlara 49’lar adını yakıştırmış ve dava da kamuoyuna 49’lar Davası olarak yansımıştır. Yaklaşık on yıl sonra, 12 Mart 1971 Muhtırası sonrasında ise Kürd yurtseverleri, genel olarak, Diyarbakır’da DDKO, TKDP ve TİP davalarında yargılanmışlardır. DDKO, TKDP ve TİP davalarında yaklaşık 250 Kürd yurtseveri yargılandı. Yani yargılanan Kürd gençleri ve aydınlarının sayısı, on yılda, 50’den 250’ye çıkarak beş kat artmıştı.

12 Eylül 1980 sürecinde ise onlarca legal, illegal Kürd örgütüyle ilgili olarak, “devletin hâkimiyeti altındaki toprakları bölmek”, “silahlı çete kurmak”, “örgüt üyesi olmak”, “suç ittifakı yapmak” gibi iddialarla iki yüze yakın toplu dava açıldı ve on bine yakın kişi yargılandı. Bazen tek bir davadaki sanık sayısı beş yüzü aşıyordu. Devletin aradığı birçok Kürd genci ve aydını, yurt dışına çıkarak tutuklanmaktan kurtuldu.

Bitirirken, şöyle bir not bırakabiliriz: 1959 yılındaki 49’lar Davası’nda 50, 12 Mart’taki üç toplu Kürd davasında 250 Kürd sanık bulabilen devlet; 12 Eylül sürecinde on bine yakın sanıkla karşılaşmıştı. Bu durum, 1960-1980 yılları arasındaki yirmi yıldaki silahsız Kürd mücadelesinin bir özetidir aynı zamanda…


[i] Barış Ünlü, Türklük Sözleşmesi: Oluşumu, İşleyişi ve Krizi, Dipnot Yayınları, 2018.

[ii] Ruşen Arslan, Ömrü Kısa Etkisi Büyük Kürt Örgütlenmesi DDKO, İsmail Beşikçi Vakfı Yayınları, 2020.

[iii] 1960-1980 yılları arasındaki silahsız Kürd mücadelesi ile ilgili daha kapsamlı bilgi için, “1984’ten Önceki 25 Yılda Türkiye’de Kürdlerin Silahsız Mücadelesi” adlı kitabıma bakınız.