Fabrikasyon mağduriyet!

test
Diyarbakır'daki anıtlardan örnekler.

Kamusal bir sanat olarak heykel; mekanda tarihi, kültürel ve sembolik anlamlar üretir. Kürt mücadelesinin direniş anlatısının aksine Diyarbakır’da park ve bahçelere serpiştirilen fabrikasyon üretim bu anıtlarda mağduriyet ontolojik bir vakaya, bir kadere dönüşüyor. Heykelin hafızayı ve direnişi örgütleme kapasitesi işgüzarca heba ediliyor.

Kürtlerin mücadele tarihi bir isyanlar tarihidir aynı zamanda. “Mağduriyet”, Kürtlerin hak arama süreçlerinde yer tutan bir söylem değil bu yüzden. Mağdur edenin kurallarını belirlediği bir ilişki biçimi olarak mağduriyet, pasif bir ahlaki konuma karşılık gelir. Oysa Kürtler, tarih sahnesinde mağdur sızlanmasıyla değil, ağır bedellerle verdikleri mücadeleleriyle yer aldı. Kürdistan coğrafyasının demografik haritasını korudukları mevcudiyetleriyle, bitimsiz bir isyanın güç ve ilham kaynağı olageldiler.

Nihayet kesintisiz bir biçim kazanan Kürtlerin hak mücadelesi son 35 yıldır siyasetin geniş bir yelpazeye yayılan araçlarıyla ve yine direniş perspektifiyle inşa edilmekte. Bu noktada Kürt hareketinin öncü ve sembol isimlerinden Mazlum Doğan’ın Diyarbakır cezaevinde efsaneleşen eylemi, direniş perspektifinin en önemli simgelerindendir. Dolayısıyla Mazlum Doğan için pek çok şiir, marş ve şarkı yazıldı. Bunlardan birinde tam olarak şöyle deniliyordu: “Diyarbakır meydanına Mazlum Doğan anıtını dikene dek savaşırız…”

“Diyarbakır meydanına” bir Mazlum Doğan anıtı dikilmiş değil hala. Bunun mümkün olmamasının anlaşılır nedenleri vardır mutlaka.

Ancak Mazlum Doğan’ın temsil ettiği mücadele ve direniş sembolizminin “Diyarbakır meydanlarına” ne kadar yansıdığını sormaya hakkımız var sanırım. Yukarıdaki resimlerde, Diyarbakır’ın çeşitli kamusal mekanlarında yerel yönetimler tarafından dikilen “anıtlar”dan örnekler bulunuyor. Alçı, fiber plastik, beton gibi yapay kimyevi malzemelerle yapılan bu “anıtlar”da sanatsal bir üsluptan ziyade performatif durum öne çıkıyor.

Tüm kenti, yurttaşları ve hatta daha fazlasını ilgilendiren bu durum karşısında yerel yönetim birimlerine şu soruları yöneltmek isteriz. Kente ilişkin bu tasarruf icra edilmeden önce dikilecek heykellerle ilgili olarak fikir ve tasarım aşaması nasıl gerçekleşmekte? Heykeller hangi ilkeler doğrultusunda tasarlanmakta? Tasarımcılar için yeterlilik koşulu aranmakta mıdır? Heykelleri tasarlayanların (sanatçı olup olmadıklarını bilmiyoruz) bu alanda mesleki ve akademik formasyonları var mı? Varsa referansları nelerdir? Heykeller tasarlanırken, tarihi, politik ve sembolik bağlamlar araştırılıyor mu? Heykelin uygulanacağı kent mekanı ile ilgili “mekan ve anlam” bağlamı araştırılıyor mu? Farklı disiplinlerden temsilcilerle ortaklaşılıyor mu?

Bu noktada birkaç yıl önce, İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne sunulmak amacıyla “İstanbul’da Kamusal Alanda Sanat Uygulamaları İçin Öneriler” başlıklı rapor dikkat çekici. Türkiye’den ve Avrupa’dan konunun uzmanlarıyla yapılan görüşmeler ışığında hazırlanan rapor; fabrikasyon üretim anıtların “serpiştirildiği” Diyarbakır’daki yerel yönetimler için de esaslı bir ihtiyaca cevap veriyor.

Anıtların mekanla tarihi, politik ve sembolik bağlarına işaret edilen raporda, “açık alanda, özellikle de kamusal alanda yer alan heykelin kendisinden beklenen işlevleri yerine getirebilmesi için birtakım ilkeler doğrultusunda tasarlanması ve yerleştirilmesi gerekmektedir. Başarılı kentsel mekânların oluşumu için heykelin çevre ile ilişkisi tasarım ilkeleri çerçevesinde değerlendirilmeli, heykelin tasarım süreci de kentsel tasarım süreciyle iç içe olmalıdır. Heykeltıraş ancak başlangıcından itibaren farklı meslek disiplinlerinden temsilcilerle birlikte çalışarak mekana en uygun yapıtı oluşturabilecektir” deniliyor.

Oysa, Kürt mücadelesinin direniş anlatısının aksine fabrikasyon üretim bu anıtlarda mağduriyet ontolojik bir vakaya dönüşürken; kamusal bir sanat olarak heykelin hafızayı ve direnişi örgütleme kapasitesi işgüzarca heba ediliyor.