Gezi Parkı’ndan yansımalar

Gezi Parkı’ndaki piyasalaştırmaya itirazın yüksek sesle dillendirilmesine cesaret veren ağaçlar, toprağa sıkı sıkıya sarılmış kökleriyle hareketin meşruiyet kaynağı oldu ve başta kadınlar ve gençler olmak üzere memnuniyetsizleri gölgesine topladı.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti 10 yılı aşkın iktidarında neo-liberal politikaların sıkı bir uygulayıcısı olarak öne çıktı. Neoliberal kurumsallaşma sürecinde başta bankacılık ve sağlık olmak üzere birçok sektörün yeniden yapılandırılmasını içeren hızlı dönüşümler yaşandı. Yoksullukla ve yolsuzlukla mücadele diskuru ile uygulamaya konulan neoliberal politikalar, Türkiye’de bir yandan uluslararasılaşmış sermayenin bir yandan da AKP’nin güçlenmesinin önünü açan siyasi ve iktisadi düzenlemeleri beraberinden getirdi.

Türkiye’nin neoliberalizasyon sürecinde dikkat çeken bir diğer önemli dönüşüm ise kentlerin yeniden inşa edilmesinde kendini gösteriyor. Piyasalaştırıcı neoliberalizmin meta-kent stratejisine uygun olarak söz konusu inşaa süreci; hem sermaye birikiminin yeni ellerde yoğunlaşmasında hem de nüfusun yeniden düzenlenmesinde işlevselleşmekte. Kentlerin rantabıl alanları bu süreçten en çok nasibini alan mekanlar olarak sarih kent imgesi hedefi doğrultusunda hızla elitleştirilmekte.

Sosyal alandan çekilen devlet her şeyi piyasalaştırıcı neoliberal mantıkla işlerken haliyle daha fazla meşruiyet uğrağına gereksinim duyuyor. Güvenlikten sağlığa, kalkınma söyleminden dine pek çok parametre devreye sokularak toplumsal rıza edinilmeye çalışılıyor. Örneğin, pek çok site inşaatı alanında eş zamanlı olarak cami inşa edilmesi ya da Çamlıca tepesine devasa bir cami yapılması kentsel elitleştirme projelerine itirazı minimize etmenin yollarından. Bu örnekte de dikkati çektiği gibi, iktidarın toplumsal yükümlülüklerini kendisine oy veren kesimlerin duyarlılıklarını esas alarak gerçekleştirmesi ve böylece hegemonik kudretini yitirme eğilimine girmesidir.

Kaldı ki, İslam kültüründeki “yaş kesen baş keser” düsturu da esas olarak bir ağaç kesmek ile bir insan öldürmek arasında bir fark olmadığını anlatır. Kendisini mütedeyyin kesimlerin temsilcisi olarak gören neo-muhafazakar AKP hükümeti, Gezi Parkı’nda yer alan neredeyse yüz yaşındaki ağaçları kesip yerine alışveriş merkezi yapmayı planlıyordu. Baş döndüren kalkınmacı söylemle neredeyse her mahalleye bir alışveriş merkezinin yapıldığı İstanbul’a bir yenisini daha reva görüyordu.

Ancak Taksim’de Gezi Parkı’nın bulunduğu alana alışveriş merkezi yapılması yönündeki girişimler yüzbinlerce insanını seferber etti. Temel itiraz noktası; kamusal bir alanın ticarileştirilmesine karşı durmaktı ve nihayetinde 31 Mayıs ve 01 Haziran günlerinde Taksim Meydanı ekseninde gerçekleşen kitlesel direniş Türkiye’de mücadele tarihi açısından oldukça önemli bir dönemece işaret ediyordu. Birbiriyle aynı zeminde yer alması mümkün görülmeyen kesimler birlikte polisle çatıştı. Gezi Parkı’nda yaklaşık 20 gün süren kitlesel “işgal”in ardından da hareket durulmadı. Kendisini yeniden üreten bir devingenlikle eylemler kitleselleşip diğer illere de yayılarak “yaşam tarzı mücadelesi” görünümü aldı ve haklı olarak “mesele Gezi’yi aştı” yorumlarına yol açtı.

Yine de burada esas olan yüz yıllık ağaçlara sahip çıkmak şeklinde tecelli eden Gezi Parkı’ndaki piyasalaştırma karşıtlığıdır. İtirazın yüksek sesle dillendirmesine cesaret veren bu ağaçlar, toprağa sıkı sıkıya sarılmış kökleriyle hareketin meşruiyet kaynağı oldu.  Ve nihayetinde sistemle derdi olan tüm kesimleri başta kadınlar ve gençler olmak üzere gölgesine toplamayı başardı. Bu cömert ağaçlar, memnuniyetsiz olan herkesin memnuniyetsizliklerini güçlü bir şekilde haykırmalarını sağladı.

Gezi Parkı’ndaki işgal günlerinde feminist gruplar, Kürt hareketi, devrimci sosyalistler, eşcinseller, Müslüman gruplar, ulusalcılar, Kemalistler, çevreciler, futbol takımı taraftarları gibi birbiriyle oksimoronluk arz eden pek çok grup aynı alanda yer aldı. İktidarın yerinden edildiği Gezi Parkı gerçek anlamda politikadan azade edilmiş bir kamusal alan işlevi gördü. Tüm bu gruplar karşılıklı bir toleranstan ziyade bir zorunluluk haliyle bir aradaydılar. İşgal süresince gruplar arasında pek çok kez ufak çaplı sürtüşmeler yaşandıysa da bunlar büyümeden engellendi. Zira bir öncü gücü yoktu ve olası bir “iç çatışma” hareketin geleceğini tehdit edecek ve güçten düşürecekti. Yaşam alanlarını daraltan AKP iktidarına karşı bir araya gelen risk altındaki grupları esasen bir arada tutan da tam olarak bu “risk”ti.

Bu noktada Gezi Hareketi’nin “çokluk” kavramı üzerinden yapılan tartışmalarla birlikte düşünülebilir emareler taşıdığı söylenebilir. Günümüz toplumsal dinamiklerini çokluk kavramıyla analiz eden sosyal bilimciler yeni kamusallık arayışlarını, bir boyutuyla çokluğun “kendini evinde hissetmeme” duygusu çerçevesinde değerlendiriyorlar. Bu noktada Gezi Hareketi bileşenlerinin; “kendini evinde hissetmeme” duygusunun motive ettiği “risk” algısı ile bir araya geldikleri söylenebilir. Öte taraftan tüm bileşenler açısından esas talebin özgürlük olması ama buna karşın Gezi Hareketi’nde paradoksal olarak bu kavramın neredeyse hiç dillendirilmemesi de manidardır. Kavramların yerinden edildiği günümüz toplum hayatında insanlar teknolojiden dolayımladıkları “yaratıcı” ve mizahi bir dille tepkilerini dile getirdiler. Bu durum, çokluk analizlerinde* görüldüğü üzere dilsel yetilerin dilbilimsel oyunlar şeklinde tecelli ettiği performanslar olarak değerlendirilebilir.

Her ne kadar neoliberal dönemde toplumsal mücadelelerdeki sınıf görünümü bulanıklaşsa da Gezi Hareketi adını alan bu eylemler nihayetinde “katılımcı demokrasi” talebiyle yeni bir “toplumsal sözleşme” ihtiyacını ivedilikle açığa vurdu. Bu noktada Frederic Lordon, sınıf görünümünün bulanıklaşmasının, kapitalizmin aşılmasını mümkün kılacak tarihin çarklarının yeniden çalışmasına ve çatışmaya yönelik yeniden biçimlenimlere engel olmadığına işaret eder. Lordon’a göre sınıf denen şey hala basbayağı mevcuttur, zira bir deneyim ortaklığı ya da yakınlığı belirli bir duyumsama, yargılama ve arzulama ortaklığı ya da yakınlığı meydana getirir. Ve bu noktada yeni çatışma biçimlenimine yön veren, hiçbir şeyin değişmesini istemeyenler ile başka bir şey isteyen memnuniyetsizlerin çatışmasıdır. Dünyanın seyrine yeni bir yön verebilecek olan duygusal gücün öfkeli duygular olduğunu söyleyen Lordon’a göre, kapitalizmin karşısına dikilecek ve büyük sarsıntılar meydana getirmeye yetecek kadar güç toplayabilecek olan çokluk, memnuniyetsizlerden oluşan çokluktur.**


* Paolo Virno, Otonom yayınlarından çıkan “Çokluğun Grameri” adlı eserinde bu konuyu detaylıca inceliyor.

** Frederik Lordon’un, “Kapitalizm Arzu ve Kölelik” kitabı Metis yayınlarından çıktı.

serhatliozgur@gmail.com