Güneş nasıl özelleştirildi
Aşıda fikri mülkiyetin (patent) kaldırılması ilk kez ciddi bir biçimde dünya gündeminde. Piyasa aktörleri ise buna karşı çıkıyor. İtirazın nedeni, meselenin Covid19 aşısını aşan bir boyutunun olmasından kaynaklanıyor. Söz konusu olan, mevcut salgının yarattığı toplumsal baskının kamusal aşı üretim altyapıları kurmanın yolunu açma ihtimalidir.
  • Kamusal aşı üretim ve geliştirme enstitülerinin yeniden kurulması, bir halk sağlığı meselesi olan aşıyı piyasanın insafından kurtaracak ve kahramanlık nişanı sahibi “bilimciler” daha azla yetinmek durumunda kalacak. Peki bugüne nasıl gelindi? Neoliberal devlet aşıyı simsarlara nasıl terk etti? il Mulino dergisinde yayımlanan aşağıdaki yazıda, bu sürecin bir özetini bulacaksınız.
Stuart Blume & Maurizia Mezza / il Mulino*

Çocuk felci aşısını geliştiren Amerikalı doktor Jonas Salk’ın, patent sahibinin kim olduğu sualine yanıtı ironikti: “Güneş patentlenebilir mi?”. Sene 1955’ti, çocuk felci en korkutucu ve ölümcül hastalıklardan biriydi; bilim insanının cevabı belli sorusu, maalesef artık var olmayan halk sağlığı fikriyle bağlantılıydı.

Bugün, bir yıl içinde dünya çapında iki milyondan fazla can alan SARS-CoV-2 virüsü ile bağlantılı bir sağlık kriziyle karşı karşıyayız. Pandeminin ta başından itibaren, sevdiklerimizi tekrar kucaklama umudu güvenli ve etkili bir aşının geliştirilmesine bırakıldı: Halk sağlığının bir tür Kutsal Kasesi. Aşılar, bulaşıcı hastalıklardan ölümü azaltmada içme suyu temizliğinden sonra ikinci sırada yer almalarına rağmen, günümüzde sağlık sistemi ihtiyaçlarından ziyade piyasa mantığı, ideolojiler ve jeopolitik çıkarlarla ilişkilidir.

Neoliberal anlatı, özel sektörün kesintisiz yeniliğin en iyi güvencesini sunduğunu varsaydı. Ancak pandemi sırasında sistemin karanlık yüzü görünür hale geldi.

Aşı geliştirmenin yüksek maliyeti ve önceden sipariş veren zengin ülkelerin hızlı eylemleri nedeniyle, 85’ten fazla gelişmekte olan ülke 2023’ten önce aşıya erişemeyebilir. Hintli ekonomist Jayati Gosh, “aşı apartheidi”nden bahsediyor.

Zengin olmasına rağmen AB bile, bazı ülkelerden daha düşük fiyatlar için pazarlık yapması nedeniyle ön siparişli dozlardan mahrum kaldı. Aşılar kolektif sağlık için bu kadar temel araçlarsa, batılı ülkeler üretimlerini nasıl ve neden tamamen özel sektöre devrediyor?

Yirminci yüzyılın başlarında kuduza ve sonra difteri oluşumuna karşı serumlar geliştirmede bakteriyolojik bilimdeki başarıları takiben, serum ve aşı temin etmek için yeni araştırma enstitülerine ihtiyaç duyuldu. Bazı ülkeler özel laboratuvarlara yöneldi: İtalya’daki Sclavo Enstitüsü buna örnektir. Danimarka ve İsveç gibi ülkeler, sağlık bakanlıkları veya belediye halk sağlığı laboratuvarlarıyla bağlantılı kamu kurumları kurdu.

Halk sağlığının tasviyesi

Halk sağlığını korumaya yönelik 1960’larda ve 70’lerdeki ortak çaba, bilgi ve uzmanlıklarını paylaşan Avrupalı ​​kamu ve özel aşı üreticileri arasında bağlantı kurdu. Ancak 80’lerde ekonomik, politik ve teknolojik baskılar kamu sektörünü yavaş yavaş aşındırmaya başladı. Sonunda, kalan son birkaç kamu kurumu 1990’larda ve 2000’lerde tasfiye edildi.

İsveç laboratuvarının üretim departmanı 1993 yılında kuruluşun diğer işlevlerinden ayrılarak özel bir şirkete dönüştürüldü ve önce Hollandalı bir biyoteknoloji şirketi, ardından ilaç devi Johnson & Johnson tarafından satın alındı. 2009’da Hollanda hükümeti, kurumsal departmanları ayırarak, doğrudan aşı üretimini durdurmaya karar verdi ve birkaç yıl sonra, üretim tesisleri Hintli bir şirkete satıldı. Araştırma departmanının satışı hala tartışma konusu.

Bugün, Batı Avrupa’da, Orta ve Doğu Avrupa’nın post-sosyalist ülkelerinin aksine, artık kamuya ait bir aşı üreticisi yok. En yaygın açıklama maliyet konusudur. Örneğin, eski Hollanda Sağlık Bakanı Ab Klink, küçük Hollanda nüfusu için (yılda yaklaşık 180.000 doğum) aşı üretmenin maliyetinin haddinden fazla olduğunu vurguladı.

Gerçekte, ekonomik nedenler daha karmaşık hikayenin sadece bir parçasıdır. Bir yandan bilim ve teknolojideki gelişmeleri, diğer yandan ideolojik dönüşümleri takip edersek, çoklu dinamiğin iç içe geçtiği bir senaryo ortaya çıkıyor. 1960’larda ve 70’lerde, zayıflatma ve inaktivasyon[1] yöntemlerini kullanan aşı teknolojileri, tehlikeli patojenlerin kültürlerini güvenli bir şekilde korumak ve yönetmek zorunda kaldı, bu da büyük ve karmaşık laboratuvarları vazgeçilmez kılıyordu. 1980’lere gelindiğinde, yeni genetik manipülasyon teknikleri ve ABD tarafından uygulanan bir dizi kamu politikası, birçok bilim insanını üniversite laboratuvarlarından küçük biyoteknoloji şirketlerine geçmeye teşvik etti.

Berkeley Üniversitesi’ndeki iki araştırmacı David Mowery ve Valory Mitchell‘in belirttiği gibi, 1983’te 27 yeni aşı geliştirmek için iki patent almak gerekiyordu, sadece on yıl sonra SmithKline Beecham (şimdi GlaksoSmithKlein) tek bir aşı üretmek ve pazarlamak için 14 kadar patent toplamak zorunda kaldı (rekombinant hepatit B’ye karşı). Araştırmalarda kaçınılmaz olan “bilgi” ve işbirliği ilişkisi “fikri mülkiyet” haline gelmişti. Bireysel haklar lehine kamu yararının sınırlandırılması, bilimsel bilginin serbest değişimini, geliştirilmesini ve uyarlanmasını durdurdu.

Kamu kurumları beceriksiz ilan edildi

Geleneksel aşı üreticilerinin (özel ve kamu) biyoteknolojiye dayalı yeni teknikler konusunda hiçbir deneyimi yoktu. Büyük ilaç şirketleri, ihtiyaç duydukları beceri ve patentlere sahip yeni şirketler edinmeye başladılar ve gittikçe daha fazla şirket birleşerek pazarın bu bölümünü çok uluslu bir oligopolistik alana dönüştürdü.

Eş zamanlı olarak kamu kurumlarının içi boşaltıldı. Yeni patent pazarından dışlandıkları, yeni kurallara göre oynayamadıkları için, kamu sektörü üreticilerinin artık iyi kalitede aşı üretecek kaynaklara, siyasi müdahaleden özerkliğe ve becerilere sahip olmadıkları fikri yayıldı.

Kaçınılmaz olarak kamu araştırma ağlarıyla iç içe olan ilaç-sağlık sektörü, neoliberalizm tarafından yeniden tasarlandı. Engel ve çitler bilgi dolaşımını sınırladı; halk sağlığı sisteminin acil durumlara tepki verme kapasitesi azaldı. Batılı devlet ve yönetici sınıfı, aşı gibi halk sağlığı için temel araçları tedarik etmeyi doğrudan sorumluluğu olarak görmüyor artık.

Bu pandemi bir uyanma çağrısıysa ve diğer zoonotik hastalıkların (hayvandan insana bulaşabilen hastalıklar) ortaya çıkması kesin gibiyse, kamu kurumlarının aşı üretimine katılımının yeniden müzakeresi acil bir hale gelmektedir. Hükümetler artık hazırlıksız bırakılamaz ve hayat kurtaran teknolojilere erişim, eşitsizliklerin makul görüldüğü özel sektörün piyasa mantığına rehin bırakılamaz.


[1] İnaktive aşılar, ısı ve/veya kimyasallarla inaktive edilen kültür ortamında bakteri veya virüs yetiştirilerek üretilirken, zayıflatılmış aşılar bir hastalığa neden olan mikrobun zayıflamış (veya zayıflatılmış) canlı bir formunu kullanır.

* Bu metnin eurozine.com adresindeki İngilizce tercümesi, İtalyanca orijinali ile karşılaştırılarak Türkçeye çevrildi.

Paylaş

Share on twitter
Share on facebook
Share on whatsapp
Share on telegram
Share on email
İlgili İçerik
bülten
Abone olun, güncel içerik e-postanıza gelsin