Birleşik Arap Emirlikleri'nin Dubai kentinden bir görünüm.

Körfez ülkelerinin politik ekonomisini anlamak için Marksist bir kılavuz

Batılı analistler, Körfez’i kapitalist devletler arasındaki garip bir anomali olarak görüyorlar. Oysa, diğer kapitalist ülkelerle benzer temel dinamiklere sahipler ve Orta Doğu siyasetini güçlü bir şekilde belirliyorlar.

Jacobin dergisinden Hamza Culin, Körfez ülkelerinin politik ekonomisinin bir analizi için Adam Hanieh ile konuştu. Hanieh, yakın zaman önce, kalkınma çalışmaları bölümünde ders verdiği Londra Üniversitesi-SOAS’tan Exeter Üniversitesi’ne geçti. En son, Körfez İşbirliği Konseyi’nin Ortadoğu’nun ekonomi politiğini nasıl şekillendirdiğini incelediği Para, Piyasalar ve Monarşiler (Money, Markets, and Monarchies) adlı kitabı yayınlanan Hanieh’in, Körfez Ülkelerinde Kapitalizm ve Sınıf (Capitalism and Class in the Gulf Arab States), İsyanın Kökenleri (Lineages of Revolt) başlıklı kitapları Türkçeye çevrildi.

Adam Hanieh / Jacobin

Hamza Culin: Körfez bölgesi, kamusal söylemde bir anormallik olarak görülüyor – yarı-feodal geçmişinin unsurlarını koruyan ancak yine de modern kapitalizme uyum sağlamayı başaran bir yer. Bu ilişkiyi anlamak için kullanılan birincil çerçeve rantçı devlet teorisidir (RDT). Bu yaklaşım, Körfez’in güncel ekonomik ve politik gerçeklerini anlamak için yeterli mi?

Adam Hanieh: RDT’nin birçok farklı çeşidi var, ancak bunların ortak özelliği, hidrokarbon ihracatından elde edilen devlet gelirleri aracılığıyla Körfez’deki sosyal, ekonomik ve politik kalıpları açıklama girişimidir. Bunlara “rant” deniyor çünkü, nihayetinde ulusal topraklarda kazara sahip olunan doğal kaynaklardan meydana geliyorlar. Temel fikir, bu ranta erişimin Körfez yöneticilerine toplumun diğer kesimleri üzerinde belirgin bir özerklik ve güç sağladığıdır. Bu, Körfez’deki her türlü şeyi açıklamak için kullanıldı – otoriterlik, zayıf sivil toplum, iltimas ağlarına güven, rantçı “zihniyetler” ve ekonomik gelişme kalıpları.

Şimdi, açıkça görülüyor ki, hidrokarbon ihracatı (petrol ve gaz) Körfez’in politik ekonomisi için büyük önem taşıyor. Ancak, RDT’nin Körfez’i ve doğal kaynaklara sahip diğer devletleri açıklamak için nasıl kullanıldığına dair çok sayıda eleştiri var. Bana göre, RDT ile ilgili en büyük sorunlardan biri, analizimizi Körfez toplumlarına kapitalist olarak yaklaşmaktan uzaklaştırmasıdır; yani, kendine has özellikleri olan ama yine de başka yerlerdeki kapitalizmle aynı temel dinamiklere sahip ülkeler gibi. Kapitalizmin ortadan kalkmasıyla, sınıf kategorisini kaybediyoruz. Özel sermaye zayıf ve gelişmemiş olarak tasvir edilir, emeğin önemi ve çalışan sınıfların yapısı küçümsenir. Körfez’de özellikle sorunlu bir devlet anlayışı sonucu da elde ederiz.

Bazı solcuların anlamadığı gerçekler

Oysa, devlet ve sınıf oluşumuna Marksist bir yaklaşımın Körfezi anlamanın çok daha ikna edici ve verimli bir yolu olduğunu düşünüyorum. Bu yaklaşım, dikkatimizi bir dizi farklı soru ve soruna yöneltir. Körfez’de sermaye ve emek sınıfları nasıl ortaya çıkıyor ve bu sınıflar birbirleriyle nasıl ilişkilidir? Sermaye birikiminin başlıca anları nelerdir (örneğin, üretim, meta değişimi ve finans) ve bunlar birbirine nasıl bağlanır? Körfez’deki birikimin mekansal dinamikleri nelerdir, yani birikim ulusal, bölgesel ve küresel döngülere nasıl yayılır? Bu dinamikler, devletin Körfez’deki özel rolüyle nasıl ilişkilidir? Yönetici aileleri kapitalist sınıf ve göçmen emeğini yurttaş nüfus karşısında nasıl kavramsallaştırabiliriz? Körfez’de sınıflar nasıl ırklaştırılıyor ve cinsiyetlendiriliyor? Bu tür sorular, kapitalist toplumlar olarak Körfez hakkında çok şey ortaya çıkarabilir.

RDT yaklaşımlarının yapma eğiliminde olduğu bir diğer şey, Körfez’i daha geniş küresel süreçlerden soyutlamaktır – emperyalizm ve dünya pazarının dinamikleri gibi sorular ikincil olarak ele alınır. Fakat Körfez’deki “demokrasi eksikliğini”, bölgenin ABD iktidarı için uzun süredir devam eden merkeziyetini veya Batılı devletlerin Körfez egemen ailelerine gösterdiği sarsılmaz askeri ve siyasi desteği ön plana çıkarmadan açıklamak nasıl mantıklı olabilir? Bu açıklamanın hakikaten önemli bir kısmı da, günümüz Körfez’in bugün var olma biçiminin büyük ölçüde parçası olan sömürgecilik ve savaş tarihini anlamaktır.

Temel nokta, Körfez ülkelerinin küresel kapitalist devletler arasında tuhaf bir anomali olmadığıdır. Ama tam tersine -ve bence bu, Batı ülkelerinde Solun bazı kesimleri tarafından pek anlaşılmayan bir gerçek- Körfez bize kapitalizmin başka yerlerde gerçekte nasıl işlediği hakkında da çok şey öğretebilir.

HC: Petrodolar nedir ve günümüzün küresel sisteminde hala etkin bir faktör müdür?

AH: “Petrodolar”, 1970’lerde ülkelerin hidrokarbon ihracatlarından elde ettikleri gelirleri tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Bu sermaye, söz konusu ülke içinde harcanabilir veya dünya pazarına “geri dönüştürülerek” ciro edilebilir. Tarihsel olarak petrodolar, küresel finans piyasalarının gelişimi için çok önemliydi ve bugün de önemli olmaya devam ediyor.

Bunun erken bir örneği, ulusal düzenleyici sistemlerin yetki alanının dışında kalan ve büyük ölçüde vergilendirme ve diğer yerel mali kısıtlamalardan muaf tutulan, 1950’lerin sonları ve 1960’larda Avrupa’da gelişen sözde Europiyasalar’ın-finansal piyasaların ortaya çıkışıydı. Londra, Europiyasa operasyonları için önemli uluslararası merkez haline geldi ve bankaların ve şirketlerin kendi iç piyasalarından farklı para birimleriyle mevduat ve tahvillerle işlem yapmasına izin verdi. Körfez petrol şirketlerinin 1970’lerde kamulaştırılması ve ardından petrol fiyatlarında yaşanan büyük artış sonrasında, Europiyasalar’da faaliyet gösteren Kuzey Amerika ve Avrupa bankalarındaki petrodolar mevduatları çok yüksek seviyelere ulaştı.

Körfez petrodolarlarının bu akışı, uluslararası bankaların çokuluslu şirketlere, hükümetlere ve diğer müstakrizlere kredi verme kapasitesini büyük ölçüde artırdı ve 1970’lerden itibaren zemin kazanmaya başlayan üretimin uluslararasılaşmasına yardımcı oldu. Europiyasalar, nakit sıkıntısı çeken Güney ülkelerinin Europiyasalar aracılığıyla geri dönüştürülmüş petrodolar borçlanmaya zorlanması ve böylece uluslararası finans kuruluşları nezdinde borca batmalarıyla 1980’lerde “Üçüncü Dünya” borç krizinin nasıl ortaya çıktığı konusunda da merkeziydi. Bugün, Londra’nın küresel finans sistemindeki gücü, bu piyasaların doğrudan mirasıdır -ve Körfez’in buradaki konumu önemli olmaya devam etmektedir.

Körfez petrodolarları, ABD’nin yirminci yüzyılın ikinci yarısında baskın küresel güç olarak ortaya çıkması ve konsolidasyonu için de önemliydi. Petrol gelirlerini ABD Hazine tahvillerine, öz kaynaklarına ve hisse senetlerine yatırım mutabakatıyla -petrol fiyatının ABD doları cinsinden belirlenmesiyle birlikte- Körfez ülkelerinin fazlalıkları, ABD dolarının “dünya parası” olarak üstün statüsünün pekiştirilmesine yardımcı oldu.

Körfez petrodolarları, daha dolaylı başka yollarla da uluslararası pazarlarda geri dönüştürülüyor. Bu, Körfez’in yabancı mal ve hizmet alımını içeriyor -burada özellikle önemli olanlar, makine ve ulaşım ekipmanı, son teknoloji mühendislik ve inşaat hizmetleri gibi kentsel altyapının geliştirilmesiyle bağlantılı olanlardır. Ve tabii ki, petrodolar geri dönüşümün önemli bir yolu, Körfez’in askeri donanım ve hizmet satın almasıdır. 2015 ve 2019 yılları arasında altı Körfez ülkesi, dünya çapında satılan silahların beşte birinden fazlasını satın aldı; Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar dünyanın ilk, sekizinci ve onuncu en büyük silah ithalatçısı oldu. Yalnızca Suudi Arabistan, bu dönemde ABD’nin toplam silah ihracatının dörtte birini satın aldı, 2010-14’te yüzde 7,4 iken.

HC: Körfez’deki kapitalist sınıfın doğası ve onun devlet ve yönetici ailelerle ilişkisi hakkında biraz daha konuşabilir misiniz?

AH: Körfez’deki büyük sermaye genellikle; inşaat ve gayrimenkul geliştirme, endüstriyel süreçler (özellikle çelik, alüminyum ve beton), perakende (ithalat ticareti ve alışveriş merkezi mülkiyetleri dahil) ve finans olmak üzere çeşitli ekonomik sektörlerde aktif olan büyük holdingler aracılığıyla organize edilir. Bu holdingler genellikle, kökenleri geçmişteki ticaret faaliyetlerine dayanan, Körfez’in yönetici aileleri ve devlet kurumlarıyla yakından bağlantılı aileler tarafından kontrol ediliyor.

İkiye bölünmüş devlet-sermaye okuması

Şimdi çeşitli türlerde monarşiler ve yönetici aileler, devlet aygıtını ve petrol ve gaz ihracatından elde edilen zenginliğin çoğunu kontrol ediyor.

Körfez’deki başarılı sermaye birikimi, büyük ölçüde devlete yakınlığa ve yönetici ailenin desteğine bağlıdır. Bu çeşitli şekillerde görülebilir -sübvanse edilmiş arazi ve diğer hibeler, çeşitli projeler için kârlı devlet sözleşmeleri, özel sermaye ile devlet arasındaki ortak yatırımlar ve özel şirketler tarafından denizaşırı yatırımlar için devlet kurumlarının siyasi ve mali desteği. Devletle bu tür bir ilişki, Körfez’deki sermayeye özgü bir şey değil -bugün dünyanın herhangi bir ülkesinde büyük bir kapitalist olarak iş yapmanın normal yoludur bu.

Şimdi, RDT yaklaşımlarının miraslarından biri, Körfez’deki özel sermayenin zayıf olduğu ve güçlü bir devletin gölgesinde kaldığı görüşüdür. Bu fikir, metodolojik olarak yanlış olduğunu düşündüğüm ikiye bölünmüş bir devlet ve sermaye okumasına dayanıyor. Gerçekte, yönetici ailenin üyeleri genellikle büyük iş gruplarını özel bir kapasitede kontrol ederler ve bu nedenle özel kapitalist sınıfın bir parçası olarak görülmeleri gerekir (aynı zamanda devlet iktidarının nasıl uygulandığının temel bir parçası). Örneğin Katar’da borsa şirketlerinin yüzde 80’inin yönetim kurullarında iktidardaki Al Thani ailesinden en az bir üye bulunuyor -bu kişiler devlet kurumlarının temsilcisi olarak değil, kendi bireysel kapasiteleri ile hareket ediyorlar. Benzer şekilde, Dubai’nin hükümdarı Muhammed bin Rashid Al Maktoum, emirlikte emlak, banka ve telekom alanlarında faal önemli sayıda en büyük şirkette özel hisseye sahiptir.

Kısacası, Körfez çalışmalarında Marksist bir devlet/sınıf ilişkisi anlayışını, yani devleti Körfez’deki sınıf gücünün kurumsal bir ifadesi ve kapsayıcı olarak anlaşılan bir kapitalist sınıf olarak gören bir yaklaşımı geri kazanmanın önemli olduğunu düşünüyorum. yönetici ailelerin ve eyalet seçkinlerinin.

Kısacası, Körfez çalışmalarında Marksist bir devlet/sınıf ilişkisi kavrayışını, yani devleti Körfez’deki sınıf iktidarının kurumsal bir ifadesi olarak gören bir yaklaşımı ve yönetici aileleri ve devlet seçkinlerini kapsayan bir kapitalist sınıf anlayışını yeniden talep etmenin önemli olduğunu düşünüyorum.

Kafala sistemi ve rehin tutulan işçiler

HC: Körfez Ülkelerinde Kapitalizm ve Sınıf adlı kitabınızda, aşırı üretim krizlerinin üstesinden gelmede ve Körfez işçi sınıflarını parçalamada önemli bir araç olarak “uzamsal düzenleme”yi (spatial fix) öneriyorsunuz. Körfez’deki uzamsal düzenlemenin unsurları nelerdir? Yerde nasıl vuku buluyor?

AH: Bu terimi elbette, kriz anlarının üstesinden gelmek veya onları yerinden etmek için sermayenin kendisini uzamsal olarak yeniden düzenlediği yolları tanımlamak için kullanan David Harvey’den ödünç aldım. Körfez’de, göçmen işçiliğiyle ilgili olarak bir tür benzer sürecin gerçekleştiğini görebileceğimizi düşünüyorum.

Vatandaş olmayanlar Suudi Arabistan, Umman, Bahreyn ve Kuveyt’te işgücünün yüzde 56-82’sini, Katar ve BAE’de ise yaklaşık yüzde 95’ini oluşturuyor. Bu çarpıcı rakamlar, Körfez’in sınıf yapısını anlamak için çok önemlidir. Rezil kafala sistemi sayesinde, göçmen işçiler bireysel bir işverene bağlanmakta ve alternatif bir iş aramaları ve hatta izinsiz olarak ülkeyi terk etmeleri engellenmektedir. Bu göçmenlerin büyük çoğunluğu özel sektörde -inşaat, ev işleri ve perakende gibi sektörlerde- istihdam edilmektedirler; genellikle düşük ücretli ve son derece sömürücü ve tehlikeli çalışma koşullarına tabidir. Bu anlamda, göçmen emeğin sömürülmesi, yukarıda bahsettiğim iş holdinglerinin birikiminin önemli bir parçasıdır.

Bu göçmen işçi akışının sonuçlarından biri, Güney Asya, Orta Doğu, Doğu Afrika ve diğer yerlerdeki milyonlarca ailenin geçiminin, Körfez’deki işçilerin eve gönderdiği havalelere bağlı olmasıdır. Körfez’de, Küresel Güney’in diğer bölgelerinden daha fazla göçmen işçi var; ve tek başına Suudi Arabistan (ABD’den sonra) dünyadaki en büyük ikinci para transferi kaynağı olarak yer alıyor.

Coğrafyanın birbirine bağladığı sınıflar

Göçmen işçilerin bu sınır ötesi akışları bize, sınıfın sadece sermayeyle belirli bir ilişkiyi ve ulusal alanlarda artı değer üretimini tanımlayan soyut bir kategori olmadığını hatırlatıyor. Somut olarak, sınıflar coğrafi alanların birbirine bağlanmasıyla ortaya çıkar ve sürekli olarak sınır ötesi insan akışları (ve yer değiştirmeleri) yoluyla şekillendirilir. Körfez’deki “yedek emek ordusu” gibi bir kategoriyi düşündüğümüzde, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) sınırları dışında yaşayan milyonlarca insanı dikkate almamız gerekiyor –ve de Körfez işgücü piyasalarına girip çıkarak sürekli hareket halindekileri.

Şimdi, ekonomik gerileme dönemlerinde, Körfez’deki bu göçmen işçilerin büyük bir kısmı, genellikle vadesi geçmiş ücretleri veya tazminatları ödenmeden evlerine gönderiliyor. Bunu 2008 küresel krizinin ardından büyük ölçekte gördük ve bugün tekrar görebiliyoruz. Nitekim, birkaç hafta önce, Dubai’nin Maliye Bakanlığı’nın eski başkanı, bu yıl emirliğin nüfusunda en az yüzde 10 düşüş öngördüğünü tweetledi – dikkate değer bir düşüş! Bu, işçi sınıflarının mekansal örgütlenme yöntemlerini yeniden düzenleyerek krizin etkisini dünya pazarının daha fakir bölgelerine kaydıran Körfez ülkelerinin, mevcut gerileme anlarıyla kısmen “düzelterek” (fix) başa çıkabildikleri bir yoldur.

HC: Arap Baharı sonrası dönemde, bazı Körfez ülkelerinin komşu ülkelerin içişlerine ciddi müdahalesi oldu. Bu en çok 2013’te Suudi Arabistan, BAE ve Kuveyt’in Mısırlı diktatör Abdülfettah el-Sisi’yi iktidara getiren bir askeri darbeyi maddi olarak desteklediklerinde ortaya çıktı. Katar ise o dönemde saldırı altında olan Müslüman Kardeşler hükümetine arka çıktı. Bu siyasi gerilimlerle ilişkili ekonomik bir boyut var mı? Körfez sermayesi ile Orta Doğu siyaseti arasındaki kapsamlı ilişki nedir?

AH: Ortadoğu’da gördüğümüz ekonomik süreçleri bölge siyasetinden ayırmamak bence çok önemli. Son birkaç on yılda, tüm bölgede piyasa öncülüğündeki neoliberal ekonomik politikalar yaygın bir şekilde benimsendi. Bu, uluslararası finans kuruluşlarından (UFK’ler) alınan kredilerle bağlantılı yapısal uyum paketlerinden kaynaklandı -ve bu tür paketlerle bildik “reformlar” dahil edildi; örneğin özelleştirme, ihracata yönelik üretim ve tarıma geçiş, işgücü piyasası ve finans düzenleme, doğrudan yabancı yatırıma açılma vb. Bu önlemlerin hızı, devletten devlete büyük farklılıklar gösteriyor; ancak Mısır ve Tunus gibi ülkelerin “başarıları”, 2010 sonlarında Arap ayaklanmaları başlayana kadar UFK’ler tarafından defalarca övüldü.

Arap ayaklanmalarının kilit dersi

Şimdi, bu ekonomik dönüşümlerle ilgili vurgulanması gereken birkaç nokta var. Birincisi, bölge genelinde otoriterliğin sertleşen biçimleriyle yakından ilişkiliydi. Hem Tunus’taki Zine El Abidine Bin Ali’nin hem de Mısır’daki Hüsnü Mübarek’in 1980’lerde yapısal uyum paketlerini uygulama sözü vererek iktidara gelmesi tesadüf değil -ve bunu yaptıkları için Dünya Bankası ve IMF tarafından şiddetle övüldüler. Bu kesinlikle mantıklı: İktidarda, yapısal uyuma yönelik yaygın halk muhalefeti karşısında, bu önlemleri içerde baskı kullanarak ileriye taşıyabilecek birine ihtiyacınız var.

Orta Doğu’da otoriterlik ile neoliberal reform arasında tarihsel olarak bu kadar yakın bir ilişki olmasının nedeni budur. Bu, 1990’lar ve 2000’ler boyunca ABD’li politika yapıcıların kapı kapı dolaşarak sattıkları serbest piyasa ve serbest seçim efsanesine aykırı bir gerçektir.

Siyasi ve ekonomi arasındaki bu ilişkiyi, siyasi değişim ile gerçek sosyoekonomik dönüşüm arasındaki gerekli bağlantıya işaret ettiği için, özellikle vurgulamak önemlidir. Aynı ekonomi politikalarını yürürlükte tutan tepedeki kişinin yüzünü değiştirmek yeterince iyi değildir -bu, Arap ayaklanmalarının kilit önemdeki dersidir.

Körfez ülkeleri, Orta Doğu’yu şekillendiriyor

Ancak 1990’ların ve 2000’lerin neoliberal önlemleri, bölgesel düzeyde yeni ekonomik ve politik hiyerarşilerin gelişmesiyle de yakından bağlantılıydı. Bunun kilit yönlerinden biri, Körfez sermayesinin bölge genelinde uluslararasılaşmasıydı -yani, Körfez holdinglerinin komşu Arap ülkelerine yaptığı sınır ötesi yatırımlar. Bu bağlamda, daha önce bahsettiğim büyük ticari şirketler ve devlet tarafından işletilen Körfez yatırım araçları, Orta Doğu’daki neoliberal dönüşümün başlıca lehtarlarıydı. Bunu çok sayıda önemli ekonomik sektörde görebiliriz -gayrimenkul ve inşaat, altyapı ve lojistik, bankacılık ve finans, medya ve telekomünikasyon, perakende ve ticaret, tarım ticareti. Son kitabımda bu süreçleri detaylandırmaya çalıştım.

Bu bölgesel sermaye akışları, birleşme ve devralmalar, diğer Arap borsalarında azınlık portföy yatırımları, sınır ötesi iştiraklerin kurulması ve ruhsat ve acente hakları üzerindeki kontrol dahil olmak üzere çeşitli mekanizmalar yoluyla gerçekleşti. Bu ve diğer yollarla, Körfez sermayesinin uluslararasılaşması birçok Arap devletlerinde üretimi, tüketimi ve finansal faaliyetleri giderek daha fazla şekillendiriyor. Birçok Arap ülkesinin politik ekonomisi, Körfez’deki sermaye birikiminin dinamikleriyle yakın bir uyum sağlamıştır.

Tüm bunların sonucu, Körfez’in -ve burada farklı Körfez ülkeleri arasındaki çekişme ve rekabetçi gerilimlerin farkında olmamız gerekiyor- bölgenin genel ekonomi politiğinde kilit bir paya sahip olduğudur. Bölgenin siyasi düzenini bu ekonomik boyutlardan ayrı (ya da tam tersi) düşünemeyiz.

HC: Körfez ve Orta Doğu’nun olası gidişatından, özellikle de COVID-19 salgını bağlamında bahsedebilir misiniz?

AH: Bölge belli ki büyük bir değişim içinde. Pandemiden önce Orta Doğu’da bir dizi çok derin kriz vardı. Bunlardan biri Suriye, Yemen, Libya ve Irak gibi ülkelerde devam eden savaşlar sonucunda mülteci olmuş ve yerinden edilmiş çok sayıda insan meselesidir. Bölge şu anda II.Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük zorunlu yerinden edilme alanıdır. Yerinden edilenlerin çoğu ilkel kamplarda veya aşırı kalabalık kentsel alanlarda yaşıyor ve bu da insanları virüsten enfeksiyon kapma riskiyle daha fazla karşı karşıya getiriyor. Ayrıca yetersiz beslenme ve diğer hastalıkların (Yemen’de koleranın yeniden ortaya çıkması gibi) artan yaygınlığı da var -bunlar pandemiden önceki savaşlar ve çatışmalarla yakından bağlantılı.

Bölgesel hiyerarşiler teşhis edildi

2019 boyunca, Orta Doğu’daki sayısız ülkede -özellikle Sudan, Lübnan, Cezayir, Fas ve Irak’ta yeni bir halk mücadelesi dalgası gördük. Bunlar, on yıl önce meydana gelen ayaklanmalardan biraz ayrı duran ülkelerdi ve bu yeni seferberlikler konusunda iyimser olmak için çokça neden vardı. Bu mücadeleler, yoksul ve kayıt dışı sektör işçileri de dahil olmak üzere toplumun geniş katmanlarını bir araya getirdi. Marjinalleştirme girişimlerine etkin bir şekilde direnen bu hareketlerde güçlü bir mezhep karşıtı karakter vardı –bu, özellikle Irak ve Lübnan’da önemli.

Bu hareketler aynı zamanda siyasi ve ekonomik alanları birbiriyle ilişkili olarak açıkça ifade etti -örneğin Lübnan’da bankalar, iyi prova edilmiş adam kayırma ve siyasi yolsuzluk meselelerinin ötesine geçerek protestoların başlıca hedefi oldu. 2019 gösterileri -Suudi Arabistan, BAE, Türkiye ve İran dahil komşu güçlerin entrikalarına karşı atılan sloganlarla- bölgesel hiyerarşilerin önemli bir teşhisini de sağladı.

Şimdi, pandemi açıkça bu hareketleri geçici olarak durdurdu ve insanların protesto için sokaklara çıkma kabiliyetini kısıtladı. Ama ilk etapta bu protestoları harekete geçiren temel sorunların hiçbiri ortadan kalkmadı. Aslında, -bölgedeki yerleşik yönetici sınıfların karşı karşıya olduğu meşruiyet krizini besleyen- yoksulluk, eşitsizlik ve yolsuzluk sorunlarının hem pandeminin hem de hali hazırda omuzlarımızdaki küresel ekonomik krizin ardından daha da artacağını düşünüyorum.

Elbette, son birkaç ayda petrol fiyatlarında meydana gelen büyük düşüş, Körfez’de önemli bir kriz. Tüm petrol üreticileri gibi bu da Körfez’in mali kapasitesini ciddi şekilde etkileyecek. Kuşkusuz sosyal harcamalarda kesintiler olacak -bunlardan bazıları zaten duyuruldu- ve son birkaç yılda açıklanan Körfez “vizyon” stratejileriyle ilişkili daha büyük projelerin bazılarından geri çekilecek.

Ancak bence bu krizi, yukarıda belirttiğim bazı eğilimlerin kalıcı olarak tersine döndüğüne işaret ettiği şeklinde okumak yanlış olur. Bölgedeki diğer devletlerin aksine, Körfez devletlerinin nispeten düşük seviyelerde borçları varken, birikmiş rezervlere erişime sahipler ve uluslararası piyasalardan oldukça ucuza borçlanabiliyor. Dünya, petrol piyasası salgından ciddi şekilde etkilenmiş olsa da, KİK petrol şirketleri, komşu ülkelerdeki varlıkları post-viral dünyada daha ucuza temin edebilir hale gelirlerse pozisyonlarını güçlendirebilirler.

Ve, Körfez’de sık sık olduğu gibi, göçmen işçiler hem salgının hem de ekonomik krizin yükünü çekmiş durumda. Örneğin Suudi Arabistan Etiyopyalı göçmenleri sınır dışı etmeye başladı; ve BM’nin dahili bir notuna göre toplamda iki yüz bin kişinin sınır dışı edilmesi bekleniyor. Körfez genelinde göçmen işçilere karşı ırkçı söylemde büyük bir artış oldu; ayrıca özel sektöre, vatandaş olmayanların maaşlarını kalıcı olarak düşürme veya ücretsiz izne zorlama izni veren yeni yasalar da çıktı.