Olağan ırkçılık
Son zamanlarda Fırat’ın batısından Halkların Demokratik Partisi’ne (HDP) yönelik linç haberleri geliyor. Geçtiğimiz günlerde HDP’liler bu kez Fethiye’de milliyetçi-ırkçı grupların saldırısına uğradı. Saldırganlar, HDP binasına saldırırken “yasadışılık”, “suç işleme” gibi bir kaygı duymadan; tam tersine verili "haklarını" kullanıyorlarmışçasına davrandılar.
HDP Fethiye binasına saldırı.
HDP Fethiye binasına saldırı.

Parti merkezinin bulunduğu binayı kuşatıp ateşe vermeye kalkışan saldırgan güruh yalnız değildi; ilçenin kaymakamı ve belediye başkanı da bizzat olay yerinde hazır bulunuyordu. Resmi sıfatlı zevat ile söz konusu güruh adeta bir “resmi açılış” havasında elbirliği ediyorlardı. Bu görüntüde polis de linççi gruba müdahalede bulunmayarak “güvenliği” sağlıyordu.

Aslında tarihin kendisini çok sıkça tekerrür ettiği bu ülkede bir başka “sıradan” linç olayını izliyorduk. Devlet ve muteber vatandaşlarının yeni bir büyük dava dayanışması için nasıl bir araya geldiklerine tekrar tanık oluyorduk sadece. Özellikle Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana devlet iktidarına hakim grup periyodik olarak kendisinden olmayanlara karşı bazen doğrudan kendisi bazen de sıradan insanların eliyle aşırı şiddet uygulayarak ırkçılık ve linç kültürünü hayatın normal bir pratiği haline getirdi. Öyle ki zaman içinde toplumun önemli bir kısmı, devletin desteğiyle edindiği bu şiddet kültürünü günlük olağan yaşam deneyimlerinde sürekli yeniden üreterek, farklılıkların kendini yüksek sesle temsil etmesi anlarında adeta içinde uyuyan canavarı ortaya çıkararak kalabalık kitleler halinde saldırganlaştı. Dolaysıyla ırkçılığın asıl failleri sokakta şiddet uygulayanlar değil günlük yaşamda, nefret üreten “sessiz” büyük kitleler olduğu unutulmamalı.

kotulugun siradanligi

Hitler’in faşist yönetiminin uyguladığı Yahudi soykırımının mimarlarından biri olan Adolf Eichmann’ın, İsrail tarafından yakalanıp Kudüs’te bir mahkemede yargılanırken gösterdiği rahat davranışlarını ve soykırım sırasında yaptıklarını anlatırken ki soğukkanlılığını Hannah Arendt psikolojik ve sosyolojik açıdan “Kötülüğün Sıradanlaşması” adlı kitabında analiz eder. Arendt, Eichmann’ın sadist bir canavardan ziyade normal hatta korkutucu derecede normal bir insan olduğuna dikkat çekerken onun şahsında özellikle düşünme ve muhakeme yetisinin kaybolmasıyla kötülüğün nasıl da sıradanlaşabileceğini vurgular. Arendt’ın Eichmann şahsında yaptığı tespitler kişisel bir analiz olmaktan çıkararak onun şahsında geniş kitlelerin de benzer psikolojiye ve savunma gücüne sahip olduğunu ortaya koyar.

Arendt’ın “Kötülüğün Sıradanlaşması” kavramının içeriği elbette iktidar ile toplumsal ilişkilerin kesişme noktalarında kendisini gösterir. Bu bağlamda Türkiye’de birçok insan kendi toplumsal kimliğini ifade ederken kendisinden son derece emin şekilde demokrat, çağdaş ve insan haklarına saygılı olduğunu vurgulama ihtiyacı hisseder. Çoğu zaman sokaktaki sıradan insanlardan, farklı kültür ve yaşam biçimleri hakkında “görüş” belirtirken, “önemli olan insan olması dini inancı, kimliğinin ne olduğunun önemi yok” türünden iç okşayıcı cümleleri sıklıkla duyarız. Ancak bu “hassas” yaklaşım gündelik dilin kullanımında çoğu zaman aynı “saygı”yı göstermiyor. Öyle ki gündelik ilişkilerde farklı dini ve etnik gruba mensup insanlar için kullanılan aşağılayıcı ve ötekileştirici sıfatları farkına bile varmadan olağan bilinçle karşılayabiliyor. Bunlara rağmen kendisinin “demokrat” ve “çağdaş” insan kimliğine uygun davrandığından da hiçbir şüpheye düşmemektedir.

Olağanlaşmış ırkçılık ve nefret söyleminin en sıcak örneklerinden biri Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a, diğeri Ekonomiden Sorumlu eski Devlet Bakanı Zafer Çağlayan’a ait. Hiç tereddüt etmeden sarf ettikleri cümleler toplumsal gerçekliği bu noktada açıklama konusunda çarpıcı iki örnektir.

Erdoğan’ın aynı konuşma içerisinde ”bizde ayrımcılık yok, biz yaradandan dolayı severiz yaradılanı” türünden ifadelerin yanına “ustalıkla” ötekileştirici ve aşağılayıcı bir dil yerleştirdiğine sıklıkla tanık oluyoruz. Son genel seçim için yaptığı bir mitingde Başbakan Erdoğan seçim meydanındaki kalabalık bir kitle önünde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu “eleştirmek” isterken, “biliyorsunuz kendisi Alevi” sözlerini sarf ediyor; ardından meydandaki kalabalık kitle de Kılçdaroğlu’nun alevi kimliğine aynı anda “yuhh” çekebiliyordu. Erdoğan’ın söylemindeki vurgu ile alandaki kalabalık kitlenin yaklaşımı Aleviliği suç ve normalin dışında bir inanç biçimi olarak sunuyordu. Yine aynı Erdoğan yakın tarihte ODTÜ’lü öğrencilerin kampüste ağaç kesimine karşı yaptıkları protesto eylemlerine karşı çıkarken “Onlar solcu, onlar ateist, terörist bunlar” derken solcu ve ateist olmayı suç olarak lanse ediyordu. Öğrencilerin ağaç kesimine karşı protesto etme hakkını da rahatlıkla “terörist” damgasıyla yaftalayabiliyordu.

Eski bakan Zafer Çağlayan ise 17 Aralık’ta başlayan yolsuzluk operasyonlarının arkasında Fettullah Gülen cemaatinin olduğunu ifade ederken “bunları bize yapan bir Yahudi, bir ateist, bir Zerdüşt olsa anlarım” cümlelerini kullanabiliyordu. Çağlayan, yasalardaki tanımlamalara göre bile açıkça nefret suçu işliyordu. Bulunduğu konumun sorumluluğu gereği söylediği her cümleye özen göstermesi gereken bu kişi bazı vatandaşları, etnik kimlik ve dini inançlarını yönünden aşağılayarak onları adeta ‘hain’ ilan ediyordu. Bu bir dil sürçmesi değildi elbette. Bilinç altında tarihsel olarak yerleşikleşmiş düşmanlaştırıcı bu algı, böyle zamanlarda rahatlıkla yüzeye çıkıp kendisini teşhir etmektedir.

Irkçılık, ayrımcılık ve nefret söyleminin Türkiye devletine içkinliği, sokaklarda insan avını da haliyle olağanlaştırıyor. Dolayısıyla Fethiye’deki son saldırıları tek başına bir güruhun tepkisi olarak değil; linç hissiyatının bu toplumun sosyo-kültürel yaşantısına sinmesinin bir tezahürü olarak okumak gerekiyor.

Paylaş
Share on twitter
Share on facebook
Share on whatsapp
Share on telegram
Share on email
İlgili İçerik
Bülten
Güncel içerik bildirimi almak için kaydol