Sürecin zihniyeti ve ‘kamu duyarlılığı’

“Barış süreci”nin tek gündem olduğu son günlerde, kalpleri sürecin “hassasiyeti” ile dolup taşan bilumum eşraftan sıklıkla şu duygu yüklü cümleleri duyuyoruz: “Bin yıldır birlikte yaşıyoruz”, “Kurtuluş Savaşı’nda birlikte savaştık”…

Birlikte savaşılan fakat devletin biyolojik saflık hassasiyetleri sebebiyle yolları çatallanan Kürtleri ana artere almanın yolu mezarlıktan geçmek zorundaymış gibi, takvimler yüzyıl geriye alınıyor ve kategorik olarak devlete içkin biyolojik saflık teması bu kez “harici düşmanlara” karşı taarruza geçiyor. Oysa mezarlık siyasetinin özeti, Foucault’nun ders notlarında ifade ettiği gibi iktidarın, kimin öleceği, kimin yaşayacağı arasındaki seçimi belli bir yasaya göre değil, kaynağı ve doğası her an değişebilen risklere göre belirlemesidir aslında.

Hali hazırda arzu edilen, “bin yıldır birlikte yaşıyoruz” ve “kurtuluş savaşı” mitleri ile zamansal olarak kurulmaya çalışılan biyolojik birliğin konjonktüre zuhur etmesidir. Aradan yaklaşık yüz yıl geçtikten sonra kültürel ve tarihsel yakınlıkların geri çağrıldığı konjonktürün esas motivasyonunu ise “bölgesel güç” gailesi belirliyor. Ve şimdilerde Kürtlerin cephelerinde yer alıp almadığı dahi tartışmalı hale getirilen “Kurtuluş Savaşı”nın sınırlarını belirlediği biyolojik hassasiyetlerle devlet; “barış” kelimesinin sihri ile yeniden kuruluyor.

Zamanın ruhunun en “kutsal” yerinde duran ve her geçen gün bedenselleşerek kudret kazanan neo-liberal devlet, meseleleri çözmek yerine “yönetme” mantığını izliyor. Bu mantık hali hazırdaki süreç açısından esasen “kamu duyarlılıkları” savı üzerinden işlevselleşiyor. Neo-liberal piyasaların pazarlama stratejisi PR (public relation) mantığıyla “barış” ürününe ilişkin arz-talep, kar-zarar hesabı, pazar araştırması tadında ilerliyor. Mesela hükümetin “akil” insanı “homo economicus” Muhsin Kızılkaya, şu çok tanıdık ifadelerle Kürtlere “sükut” Türklere “barış” telkin ediyor: “Bölünme olursa buradan Kürtler zararlı Türkler kazançlı çıkar. Hakkari’nin İstanbul’a katkısı ne İstanbul’un Hakkari’ye bunu iyice düşünürsek bölünmeden kimin karlı kimin zararlı çıkacağını görürüz.”

Beri taraftan hükümet sistematik bir şekilde sürece ilişkin neredeyse günlük kamuoyu yoklamaları yaptırıyor. Hükümetin üzerinden pozisyon “belirlediği” bu yoklamaların istatistiki verileri, barış sürecinin kafa sayısı çetelesini tutan cinsten.

Ancak burada önemli olan, yukarıda bahsi edilen kamuoyu araştırmalarında pek çoğunda sıklıkla vurgulandığı gibi, Kürtlerin yüzde 90’ından fazlası barış isterken Türklerde bu oranın yüzde 50’nin altında kaldığı bilgisidir. Bu bilgi, “kamu duyarlılıkları”nın merkezi bir yer teşkil ettiği barış sürecinde; söz konusu “duyarlılıkların” bir “risk” değişkeni olarak yönetimsel işlevine işaret ediyor. “Türklerin ikna edilmesi gerekiyor” şeklinde dolaşıma sokulan ve neredeyse evrensel geçerliği olan bir “doğru”dan söz ediliyormuş gibi yeniden üretilen bu “risk” değişkeni esasen Kürtler üzerinde bir dayatmaya dönüşmekte. Kürtlerin hak taleplerine karşılık olarak, bedensel forma bürünmüş bir linç sendromunun “meşru” davasına kulak vermemiz gerektiği salık ediliyor. Alt metni tehdit içeren “yoksa toplumsal barış tesis edilemez” nutukları ile birlikte. Zira yüz yıldır toplumsal bedene zehir zerk eden zihniyet bu zehri akıtmak değil, zehri bedende yönetilebilir bir kıvamda tutmak istiyor. “Kamu duyarlılığı” bu anlamıyla ırkçılığın işlevsel bir neo-liberal tanımlamasına dönüşüyor.

Foucaultcu terminolojiyle söylersek; devlet, ırkçı hassasiyetleri gereği “harcanabilir” bir nüfusa ihtiyaç duyar. “Kamu duyarlılıkları” daha önce “vatandaş tepkisi” şeklinde kodlanan linç vakalarının yeni rasyoneli mi olacak? Bu zehrin hedefi, bugün olduğu gibi yarın da Kürtler mi olacak? Başbakan Erdoğan’ın Siyasi Başdanışmanı Yalçın Akdoğan, kısa bir süre önce, bir haber kanalında “Terör belasından kurtulursak bizim bu zihniyetle mücadelemiz devam edecektir” derken bu yönetimsel tasarrufa açıklık getiriyordu.

Elbette Akdoğan’ın sözünü ettiği “zihniyet”, Kürtlerin hak talepleri doğrultusunda inşa ettikleri mücadele alanlarındaki politik temsillerdir. Ve tam da bu noktada PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Diyarbakır Newroz meydanında okunan mektubunda ifade ettiği “bu son değil, yeni bir başlangıç” cümlesi tarihidir. Bu çağrı devletle yapılacak müzakereler neticesinde elde edilecek siyasi kazanımlara gönderme yaptığı için değil; Kürt direnişinde temel motivasyon olarak dağın yerine kenti koyduğu ve böylece kuvveyi fiile taşıyacağı için tarihidir.