Suriye: Devlet ve devrimin gündeliklik karşılaşması*
İnsanların yaptıklarının nedenlerine dair anlattığı kimi hikayeler, devletle pasif uzlaşmaya dair ortak duyguları ima eder ve devletin sosyal ve politik mimarisinden maddi kopuşu daha da zorlaştırır.
Görsel: Edel Rodriguez
Görsel: Edel Rodriguez

Bu yazı, özel-kamu, devlet-toplum, itaat-direniş arasındaki belirsiz sınırları ön plana çıkaran literatür üzerinden, Suriye’deki güncel çekişmelerin katmanlı süreçlerini anlamaya çalışıyor. Bu noktada, devlet stratejileri ile gündelik hayatın mahremiyeti arasında bağlantılar kurarak, sıradan vatandaşların hayatta kalmak, ulusal aidiyet duygularını korumak ve “aynı anda hem yurtsever, hem isyancı” olmak için mücadele ederken, devletle ilişkilerini sürekli olarak müzakere ettikleri zemini tanımlamaya girişiyor.

“Devletsiz olmaya karar verirsem, insan olmaktan çıkarım”

Suriye devletinin fiilen (de facto) ayakta kalması, Esad hükümetinin ahlaki tanınmasının bir sonucu değildi. Bunun ampirik kanıtı, Lübnan’da görüştüğümüz ve ağırlıklı olarak siyasi muhalefetin hakim olduğu bölgelerden gelen Suriyeli mültecilerdi. İki yıl boyunca görüştüğümüz bu mülteciler, Suriye hükümetinin dış güçlerin diplomatik eylemlerinden meşruiyet devşirdiğini öne sürüyorlardı. Böyle olmakla birlikte, aşağıdaki ifadelerinden de anlaşılacağı gibi bu kişiler, yaşam olanaklarını ve mesleki kazanımlarını koruma çabalarıyla ve hükümete nefretlerine rağmen yasal vatandaş olarak kalma arzularıyla devletin bekasını dile getirdiler.

Daraya’dan Dima, Suriye hükümetindeki işini bırakamadığını aktararak, “…çünkü çocuğumu büyütmek için tek gelir kaynağım bu ve bir kere işsiz kalırsam, umutsuz ve geleceksiz olurum. Gerçekleştirmem gereken bir hayalim ya da ulaşacağım bir hedefim olmayacak. Devletsiz olmaya karar verirsem, insan olmaktan çıkarım” diyor. Dima, burada devletin sadece toprağı değil, yaşamların biyolojisini de kontrol etme potansiyeline işaret ediyor. Başka bir deyişle, kendilerini devletten dışlayan sivil itaatsizlik yoluyla egemenliğine ve otoritesine karşı çıkanlar bile, toprak yönetimi ve siyasi iktidarda devlet ortodoksluğuyla karmaşık bir şekilde ilişkileniyor. Suriye muhalefetinin şimdi Lübnan’a yerleşen Afamia’lı siyasi bir üyesi “Kardeşimin aksine, ailemi görmek için istediğim zaman Suriye’ye girmeme izin verilecek” diyor. Bu ifadesi, devlete karşı siyasi bir duruş sergilerken, istenmeyen bir vatandaş olarak sınıflandırılmadığı için bir parça gurura tutunduğunu gösteriyor.

İnsanların yaptıklarını neden yaptıklarına dair anlattıkları hikayeler -zaman zaman- kişinin devletle pasif uzlaşmasına dair ortak duyguları ima eder ve devletin sosyal ve politik mimarisinden maddi olarak kopuşu daha da zorlaştırır. Vatandaşların hayatlarını kurumsallaşmış olarak düşünme konusundaki ısrarlı “arzuları”, iktidardakilerin tahakkümüne veya onlardan ayrılmaya ilişkin basit yorumlara karşı ağır basıyor. Dahası, görüşmecilerin yukarıdaki ifadeleri, Suriye’de devam eden kaos ve irrasyonel şiddete rağmen devletin nasıl hala rasyonaliteyi temsil ettiği ve vatandaşlar tarafından fetişleştirildiğini gösteriyor.

Oldukça geniş ve farklı motivasyonlara sahip muhalefeti tetikleyen ve büyük ölçüde Suriye hükümetinin neden olduğu mevcut zorluklar, kişisel deneyimlerde düzen ve uyum için bir özlem üretme eğilimindedir. Ancak, kimi vatandaşlar için ise devletle ilgili karar verme daha kolaydı. Örneğin Haldiyye’den (Humus) A., devletle ilişkilere karşı tavizsiz bir tavır sergiliyor. Askerlik görevinin feshi için Esad rejimi birliklerine ödeme yapmayı reddetmiş (toplam 5 bin ABD Doları): “Şaka mı yapıyorsun! Gerçekten isteseydim burada, Beyrut’ta bunu ödeyebilecek kadar kazanabilirdim, ama… asla. Mart 2011’de Humus sokaklarında protesto gösterisi yaparken beni öldürmek üzere olan devlet ordusunun mali kaynaklarını beslemeyeceğim.”

Esad rejiminin bakış açısına göre, vatandaşlar ve hükümet arasındaki iş imkanları, kişisel iyilikler gibi ilişkiler, mevcut yönetim sistemi içinde yaşama isteğinin olumlu kanıtıdır. Buradan bakıldığında, devletin bekası kasıtlı ve açık bir tanımlama eyleminin ürünü olmaya devam etmektedir. Bununla birlikte, konuştuğumuz Suriyeli muhaliflere göre, insanların devlet kurumlarını reddetme konusundaki isteksizliği, devlet otoritesinin gönüllü olarak tanınması anlamına gelmiyor. Görüştüğümüz kişiler, örneğin ayrımcı idari uygulamalarla vatandaşlarını kenarda tutan devletin, halktan kopuk egemenliğine sürekli vurgu yaptılar. İnsanların davranışları, aktif siyasi iradeye veya devlete sağlam bir sadakat anlamına gelmiyor. Dolayısıyla, görüşmecilerin bu çelişkiler karşısındaki motivasyonu, alternatif bir yaşam sürmenin imkansızlığıydı.

Özetle, sıradan vatandaşlar kriz anında gündelik normalliği yeniden inşa etmekten başka bir alternatif görmediler. Bu bağlamda, yurtdışında yaşayan Suriyeli bir akademisyen, vatandaşların birçok yönden merkezi devletin meşruiyetini beslediğini savunuyor: “Günün sonunda, tanıdığım bazı Suriyeli muhalifler devlet işlerindeki pozisyonlarını terk etmemişken, devrimin neden tam olarak başlamadığını anlayabiliyorum.” Gerçekten de, böylesine yaygın bir otoriter ortamda, devletteki pozisyonlarından ayrılmak, kolektif bir karaktere bürünen muhalif bir protesto eylemi olurdu. Görüşmelerimizde devrimcilerin bazı yabancı destekçileri de benzer şekilde devletle ilişkilerini kesememiş Suriyelilere sitem ettiler. Foucaultcu baskı siyaseti, Suriye devleti ile Suriye vatandaşları arasındaki bu anlaşılması zor ve dolambaçlı ilişkiyi açıklıyor: İnsanlar reddediyor, ancak paradoksal bir şekilde günlük yaşamlarının yapılarında devlet otoritesinin kötüye kullanımını yeniden üretiyor ve büyütüyorlar.

Merkezi otorite ile kesilemeyen ilişkiler

Suriye birlikleri 2012-2013 yılları arasında Suriye’deki Kürt bölgelerin çoğundan çekilirken, bu bölgelerdeki devlet çalışanları Şam’dan maaş almaya devam etti. Bu sadece bir “Kürt istisnası” değildi; “İslam Devleti” halifeliğinin gelecekteki başkenti Rakka da dahil olmak üzere diğer bazı bölgeler merkezi otorite ile ilişkileri sürdürdü; böylece öğretmenler, Suriye Telekom personeli ve diğer kalifiye çalışanlar hükümetin maaş bordrosunda yer almaya devam etti.

Serêkanî’de (Haseke) Suriyeli bir Telekom çalışanı olan Rakan’ın durumu örnek teşkil ediyor. Yekitî Partisi üyesi olmasına ve 2011’den beri hükümet karşıtı gösterilere aktif olarak katılmasına rağmen, 2014 yılına kadar devlete ait şirkette çalışmaya devam etti. Malum kritik ekonomik durumda Rakan işi bırakmayı göze alamazdı zira üç çocuğunu büyütmesi bu işe bağlıydı. Suriye istihbaratı, Batılı bir gazeteciyi ağırladığı bilgisine binaen Rakan’ı çağırdı. Rakan etik bir ikilemle karşı karşıya kaldı: Çağrılarına cevap vermek, böylece olası bir tutuklama ile karşı karşıya kalmak ya da işini kaybetme riskiyle onları görmezden gelmek. Bu ikilemi çözmesi için Batılı gazeteciden (bu makalenin ortak yazarlarından biri), Kamışlı’da PYD’nin (Partiya Yekîtiya Demokrat) üst düzey bir yetkilisiyle görüşüp, sahadaki Suriye devlet yetkililerinden arabuluculuk talep etmesi istendi. Ancak, PYD yetkilisi, kendisinin de potansiyel bir tutuklamaya maruz kalacağı ve merkezi devlet aygıtı üzerinde hiçbir etkiye sahip olmadığı için yapılacak bir şey olmadığı yanıtını verdi. Rakan sonunda 2014’te, Türkiye’ye göç etmeye karar verdikten sonra işini bıraktı. Bu durum, PYD yetkilisinin Rakan’ı koruma veya ona alternatif bir iş sağlama araçlarından nasıl yoksun olduğunu gösteriyor. Kürtlerin bölgeyi ele geçirmesi Esad rejiminin idari egemenliğini tam olarak aşındırmadı. Devlet, vatandaşların geçimlerini sürdürme ve kişisel güvenliklerini sağlama yeteneklerini etkilemeye devam etti. Rakan, merkezi hükümete ekonomik olarak bağımlı olmaktan ve dolayısıyla onun baskıcı kurumlarına tabi olmaktan ancak “özgürleşmiş” Rojava’dan ayrıldığında vazgeçti.

2012 ve 2013 yılları arasında Suriye birliklerinin Kürt bölgelerinden çekilmesinden bu yana, PYD kademeli olarak merkezi hükümeti asli işveren yerine koyarak, krizden sonra ortaya çıkan kitlesel göçü azaltmaya çalıştı. Kürt partisi bir yandan yerel yönetimi birçok yönden başarıyla ortaya koymuş durumda. Ancak PYD, fiili devlet olduğu topraklarda Suriye devletinin asli işveren olarak resmi rolünün yerini tam olarak alamadı. Merkezi otorite, refah sağlayan devlet gibi davranmaya devam etti. 

Baasçı eğitime mecburiyet

Suriye güvenlik teşkilatlarının şiddeti ile karşılaşan ve daha sonra devlet kurumlarında çalışmaya zorlanan vatandaşların deneyimi, Suriye devletinin nasıl işlediğini ve vatandaşlarının gündelik hayatını nasıl düzenlediğini de gösteriyor. 31 yaşındaki Tawfiq’in hikayesi bu sürece örnektir. Şam’daki “Mazen Darwish Suriye Medya ve İfade Özgürlüğü Merkezi”nin aktif bir üyesi olan Tawfiq, Suriye güvenlik kurumlarında gözaltı ve işkenceye maruz kaldı. 2013 yılında memleketi Malakîya’ya döndü. Arapça ve geçmişten farklı olarak şimdi Suriye resmi okullarında izin verilen Kurmancî dilini öğretmeye hak kazanmasına rağmen, iş bulmakta zorlandı. Başka seçeneği kalmayınca Şam’a gitti ve ulusal üniversitelerde iş aradı. Eğitim Suriyeliler için, düşmanı olsalar bile, Esad rejiminin gücünü gösteren günlük yaşamın bir diğer iş kolunu oluşturuyor.

Ayrıca, çok sayıda üniversite öğrencisi, çatışmalar nedeniyle ara verdikleri derslerine dönmek istediklerinde, devlet eğitim sistemine alternatiflerin yokluğunda, ya Baasçı eğitime geri dönmek ya da mümkün olduğunda denizaşırı göç etmek zorunda kaldılar. 21 yaşındaki bir kimya öğrencisi olan Şeyhmus, savaştan önce kaydolduğu üniversitenin bulunduğu devlet kontrolündeki Lazkiye’de durumun düzeleceğini umarak bir yıl boyunca Derbasîye’de kaldı. Sonunda 2013’ün sonlarında Lazkiye’deki eğitimine devam etmeye karar verdi. “Amuda’da ailemin evinde mahsur kalmak ya da Suriyelilerin ayrımcılığa uğradığı çok daha muhafazakar bir toplum gibi görünen Irak Kürdistanı’na göç etmek istemiyorum” diyen Şeyhmus, nihayetinde Baasçı siyasi doktrinle desteklenen tipik bir eğitim deneyimi edinmiş oldu. Amuda sakinlerinin çoğu gibi, Şeyhmus da 2011 ve 2012’de hükümet karşıtı gösterilere katıldı. Rejim karşıtı olmasına rağmen, yine de bir devlet kurumunda eğitimine öncelik verdi. PYD’nin bağımsız eğitim sağlamak için devlet kurma çabalarında yeterli güce kavuşmasını bekleyemezdi. Bu yazının yazıldığı sırada, Kürt yetkililer yerel nüfus için eğitim kurumları kurmuş değildi hala. Doğrusu, lise sınavları hali hazırda Kamışlı’da yapılıyor ve bu da merkezi devletin öğrencilerin resmi sonuçlarının onaylanması konusundaki münhasır yetkisinin pratikte tanınmasına yol açıyor.

Diğer taraftan, Kendilerini Esad rejiminin siyasi muhalifleri olarak tanımlayan bir grup muhatabımız, halk direnişinin amaçlarını devlet içinden değil dışından devşirdiğini savunuyor. Devlete karşı direniş, devletin kendisinin yaydığı yapısal etki altında, devlet tarafından oluşturulan ahlaki evren ve toplumsal süreçler içinde büyüdü. Bu nedenle görüşülen birçok kişi, devleti Suriye toplumundan açıkça ayrılmış, kendi başına ayakta duran bir varlık olarak tasvir etmeyi tercih ediyor. Bu durum, Suriyelilerin mücadele teknolojilerini geliştirmede iki ana nedenden dolayı nasıl bir krizle karşı karşıya olduklarını gösteriyor: Birincisi gündelik hayatlarında, sosyal alanları üzerinde kontrol ve gözetime devam eden devlet gücünün üstesinden gelmek için mücadele ediyorlar. İkincisi, “çekişme repertuarları” hala genç olduğu için alternatif protesto biçimlerinde gezinmenin tarihsel zorluğuyla karşı karşıyalar.

Mücadele teknolojileri

Suriyeli çoğu aktivistin entelektüel anarşist lakabını taktığı aktivist Omar Aziz, 2011 yılında Şam’ın periferisindeki Barzeh ilçesinde yerel bir komite kurdu. Aziz’in düşüncesi, popüler devrimci aktivite ile insanların günlük yaşamı arasındaki sinerji eksikliğine odaklanıyor. Aziz, -“Doğu” ve “Batı” toplumlarının ötesine geçen- çağdaş protesto fenomenlerinin başarısızlıklarını belirleyerek, ortadan kalkması için mücadele edilen Suriye devletinin otoriter yapılarının içinde yerleşik kalmanın zararlarına işaret ediyor.

Suriye rejiminin Adra’daki hapishanelerinde ölen Aziz (2013), “devrim zamanı” [zaman aththawra] ve “iktidar zamanı”nı [zaman assulta] belirleme olasılığını teorileştirdi. Aziz için “devrim zamanı”, devrimin başarılı olması için insanların günlük yaşamının her alanına nüfuz etmesiydi. Kendi kendini yöneten yerel konseylerin (majalis mahalliya) kurulması, Esad aygıtına pragmatik bir alternatif doğurmak anlamına geliyordu. Bu konseyler, gıda ve malların özerk dağılımını düzenlemiş, evleri hastaneye çevirmiş ve devlet kurumlarının dışında hareket ederek sivil direnişi gerçek bir toplumsal gerçeklik haline getirmişti. Aziz ayrıca, Suriye’de tarihsel bir referansı olmadığı için, insanların varsayımsal bir devlet dışı (ve devlet karşıtı) yönetim gücünü ve temel hizmetlerin sağlanmasını benimseme konusunda isteksiz görünebileceğini de fark etti.

Yurttaşların birbirlerine güvensizlikleri, “statükoyu koruyan” bir çözümü seçmekten daha umut verici bir toplu eylem biçimi olasılığını ortadan kaldırır. İnsanların gündelik hayatlarını geçici alternatif devlet yapılarına sokmak, devletin resmi yapılarını boykot etmeyi kolaylaştırır: Örneğin, elektrik faturalarını ödemeyi reddetmek veya bir genel grev organize etmek. Hizmet sunumunu garanti edebilecek alternatif bir izleme ve koruma yapısının yokluğunda, vatandaşlar günlük yaşamda sosyal, kültürel ve politik kişiliklerini ortaya koyacak –ve hatta bazen hayatta kalmak için- başka olasılıklar tasavvur edemezler. Neticede devrim, öncelikle, sonraki geçiş aşamalarında somut değişiklikleri tetikleyecek, alternatif mekan ve alternatif zamanda işleyen bir mücadele teknolojisi gerektirir. 

Sonuç

Devlet olma hali, tartışmalı süreçlerin, arzuların, uygulamaların ve politikaların iç içe geçtiği karmaşık bir mıntıkada ağ işlevi görür. Çeşitli maddi faktörler, Suriye’de insanların yaşamlarında devlet gücünün mikro yeniden üretiminin nasıl devam ettiğini açıklıyor. Ayrıca, memurlara ödeme yapabilmesi ve kontrol ettiği alanlarda ulusal okulları ve üniversiteleri açık tutabilmesi de (böylece rejim bombardımanı dışında kalan alanlar bunlar) devletin mikro üremesine katkıda bulunuyor.

PYD’nin Suriye’nin kuzeydoğusundaki siyasi deneyiminin ortaya koyduğu gibi, müzakere eden, birbiriyle örtüşen ya da çatışan çok sayıda devletleşme durumunun ortaya çıkması karmaşık bir siyasi olgudur. Yaşanabilir, alternatif günlük formların ampirik eksikliği, devlet stratejilerinin günlük yaşamın mahrem biçimlerinde istenmeyen yeniden üretimini izah ederken; bu, muhaliflerin merkezi devletin ürettiği gündeliklik biçimlerini boykot etmede başarısızlığa yol açtı.

Sonuç olarak, PYD’nin yükselen devlet olma hali, merkezi devlet ile halk direnişinin karşılıklı koşullu pratiklerinin melez alanıdır. Suriye devleti ve rakibi (ya da zaman zaman müttefik) devletçilikler ayrı varoluşlardan ziyade siyasi süreçler olarak işlev görüyorlar. Dolayısıyla halk direnişi devletle ilgili ağlar içinde gerçekleşiyor. Devletin aczine veya bekasına uluslararası odaklanma, gündelik eylemleri ortaya çıkarmak, açıklamak ve değer biçmek konusunda başarısız olmakla kalmadı, aynı zamanda Suriye’de ve dünya çapında günlük muhalefeti uygulamak için yeni yollara ışık tutuyor.


* Bu metin, daha önce Middle East Critique dergisinde yayınlanan “Toward an Alternative ‘Time of the Revolution’? Beyond State Contestation in the struggle for a new Syrian Everyday” başlıklı makaleden Geremol için derlenmiştir.

Paylaş

Share on twitter
Share on facebook
Share on whatsapp
Share on telegram
Share on email
İlgili İçerik
Bülten
Güncel içerik bildirimi almak için kaydol