Görsel: Terry Eagleton'ın "Radical Sacrifice" adlı kitabının kapağından.

Yoldaşlığın sağı solu ve feminist bir itiraz

Sol diye anılan alanların cinsiyet meselesinde de kimi zaman nasıl sağa doğru genişlediğini görüyoruz. Böyle bir deneyimi “kendi alanınızda” yaşıyor olmanın tuzağıysa, ne giydiğinizden veya kiminle seviştiğinizden duyulan rahatsızlıkların asla yüzünüze açıkça söylenmeyecek olmasıdır. Gücünüz varsa, depolitik bir saldırıyı göğüslemeniz, yani açıkça söylersek, rezilleşmeyi göze almanız gerekir.

Kadın olmak, cinsiyetçi bir toplumda tuzaklanmış bir varoluş biçimi. Toplum için önemli ve güvenli görülen değerler, kadınlar için hayatı riskli hale getirebilir. Saati soran birine gülümseyerek yanıt vermekten güzel ne var? Ve fakat bu gülümsemenin ısrarlı takibe bir davet olarak algılanmaması, işten bile değil. Dayanışmak, hayatı paylaşmaya dair değerlere özen göstermek, cinsiyetçilik koşullarında çoğu zaman size sömürü olarak dönecektir. “Sevdiklerimiz” için yaptığımız, tek taraflı bakım emeği bunun en net örneği değil mi zaten? Bu durumda, asosyallik, ilişkisizlik, kadınlar için neredeyse en güvenli alan hale geliyor. İronik olan, ilişkilerin, ilişki organizatörü kadınlar için bu denli risk üretmesi.

Kadınlık, politik bir pozisyon olarak savunurken de, ondan var gücümüzle kaçarken de korunaklı bir konum garanti edemiyor

Kadınsanız, kadınlık kimliğinizi bir kenarda bırakarak başarılı ya da başarısız olabilmeniz pek mümkün görünmüyor; kadın kimliği, erkek kimliğinden daha yapışıktır ve o yüzden daha cinsiyetlidir (Bildiğiniz nedenle; çünkü, erkekler insanlık bütününü temsil etmekte daha mahir görünür). Sizin kadın olduğunuzu hatırlatan her adım, kadın olmanızla ilgisi olmasa da, sizi kadın olarak daha çok hedef haline getirir.

Özlem Zengin, şimdilerde sahip olduğu konumun tadını çıkarıyor olabilir. Ancak, sahip olduklarının çöpe atılacağı o gün geldiğinde, kadınlığını bu denli saklama çabası, kadınlığı üzerinden vurulmaktan kurtaramayacak onu. Hatta en çok ve en önce oradan vurmaya çalışacaklar. Özlem Zengin bana Amerika’da kadın ve lgbti+ mücadelesine karşı çıkışlarıyla bilinen, söylemlerinde dini atıfları eksik etmeyen Phylis Schalafly’i hatırlatıyor. Andrea Dworkin, Schlafly için “İsa’dan çok Makyavelli’nin emrindeymiş gibi duruyor” diyordu, “kendini yarıştığı erkeklerden biri sanıyor”.

Bu yüzden, kadınların her sorunlu adım ve seçiminin başa çıkma mekanizması olarak açıklanmasından yana değilim ben. Kadınları fail olarak da kabul etmenin, kadınların özneliği açısından feminist bir tutumu temsil ettiğine inanıyorum. Özlem Zengin, yükselmek için başka kadınların mağduriyetleri üzerine basmaktan çekinmiyor, ama yine de temennimiz, o gün geldiğinde bir kadın olarak yargılanmaması.

Kadınlığı politik bir pozisyon gibi savunurken de, ondan var gücümüzle kaçarken de, kadın olmak tek başına hiçbir zaman güçlü bir konumu tam olarak garanti edemiyor. Bu oyunun bambaşka yerinde bir kadın, Marilyn Monroe, cinsiyetçi bir toplumda kadına tahsis edilmiş birincil güç kaynağına, güzelliğe sahipken, tam da bu nedenle ağır bir bedel ödedi. Herifler onu rahat bırakmadı, hayati yaşam organlarına zarar verecek kadar güvensiz kürtaj operasyonları geçirmek zorunda kaldı. “Güçlü erkeklerle” ilişkileri nedeniyle FBI tarafından hedef alındığı söylendi. Ve güzelliğin tahtındaki rolünü sorunsuzca sergileyebilmek için fazla zeki olduğundan, sıkıştırıldığı yerden kafasını çıkartmaktan vazgeçmedi ve en sonunda depresyon süreçleriyle dolu geçen hayatına son verdi. Cinsiyetçi toplumun bu alanı çok net, düşman belli, cinsiyetçilik klişeleri arayıp bulmayı gerektirmeyecek kadar görünür. Gerçi pek çokları, Marilyn’in ölümüne pek de kıymet atfetmez. “Su testisi su yolunda kırılır” diye bakan, güzelin ölümünü küçümseyen zeka küpü radikal devrimci solcuların sayısı az değil.

Kutsallara sahip çıkabilmek uğruna kurulan formalite mahkemelerden, otoriterliğin bazıları için sadece bir olanak meselesi olduğunu anlıyoruz

Sağ siyasette cinsiyetçiliğin en kaba formları ile karşılaşmak, solun cinsiyetçi eğilimlerini de daha kabul edilebilir hale getiriyor. Oysa cinsiyetçi klişelerin bu denli yığılmadığı alanlar, alanlarımız, en az sağ siyasetinki kadar nefes alınamaz halde.

Kadınların şiddetten kurtulması, istihdama katılması kendi alanlarımızdaki cinsiyetçilik biçimlerinden daha acil sorunlar olarak görünebilir. Oysa mücadele verdiğimiz alanlardaki tatlı cinsiyetçilikler, kadınları ve lgbti+ları kendine özgü formlarla değersizleştiren, daha sinsi bir siyaset üretiyor, acil görünen sorunlara karşı güçlü bir siyaset üretebilecek öznelerin potansiyelini baltalıyor.

İşte bu, kadın ve erkek demenin, sağ ve sol diye ayırarak kendimize güvenli alanlar yaratmaya çalışmanın yetmediği bir nokta. Çünkü alanlar, ikiliklerin aşılması değil, ikiliklerin bölüşülmesi şeklinde tezahür ediyor. Adı konulmamış kutsallara sahip çıkabilmek uğruna kurulan formalite mahkemelerden, otoriterliğin bazıları için sadece bir olanak meselesi olduğunu anlıyoruz. Ve bu ikiliklerin bölüşüldüğü alanlar, özellikle bazı kadın ve lgbti+ların bedenleri, cinsellikleri ve zekaları konusundaki ahlakçı politikalarla daimileşiyor. Kendinizi böyle bir anın içinde bulduğunuzda, sol diye düşündüğünüz alanın nasıl bir anda tersi yöne genişlediğini ve burada ufacık kaldığınızı görüyorsunuz. Böyle bir deneyimi “kendi alanınızda” yaşıyor olmanın tuzağıysa, ne giydiğinizden, kiminle seviştiğinizden ve görüştüğünüzden duyulan rahatsızlıkların asla yüzünüze açıkça söylenmeyecek olması. Gücünüz varsa, depolitik bir saldırıyı göğüslemeniz, yani açıkça söylersek, rezilleşmeyi göze almanız gerekir. Halbuki, tam da kendi alanınızda olduğunuz için savunmasız bırakmıştınız kendinizi. Orası, kapısına düştüğünüz yerdi.

Duygusallık ve neşe pornografik rahatsızlığa yol açıyor: Duyguları hatırlatmak apolitiklik, neşe orospuluk ilanı gibi anlaşılıyor

Politik kavramlar, her koşulda kullanışlı olmayabilir, bazen durumla yüzleşmenin önüne set çekebilir. Örneğin eşitlik karşısındaki huzursuzluk, basitçe kadınların eşitlik durumundaki potansiyelinden duyulan korkuyu, kadın düşmanlığını temsil ediyor aslında (lgbti+ düşmanlığı daha açık ve sahiplenilen bir düşmanlık). Öbür yanda ise, sol partilerde feminizme karşı gözlemlediğimiz “alerji” de yine kadın ve lgbti+ düşmanlığının başka bir versiyonudur: Tamam çalışsınlar, şiddet görmesinler ama ne giydikleri, kiminle görüştükleri, ne kadar seviştikleri konusunda da “namus” beklentilerimize de uysunlar.

Meydan okuma, acı ve fedakarlık şeklinde tahayyül edilen politik varoluşlarda karşılaşılan, duygusallık ve neşe konusundaki pornografik rahatsızlık da benzer bir düşmanlığı yansıtıyor. Duyguları hatırlatmak apolitiklik, neşe orospuluk ilanı gibi anlaşılıyor. Yaşam koçu veya liberal olmak arasında gidip gelen, aslında tamamen imaja dayanan apolitik tespitleri önünüze sürüp duruyorlar. Doğru, orospuluk biraz liberal bir şey. Dolayısıyla imaj, bu yapılarda çok önemli ve her şeyden daha belirleyici olabilir.

İmajın, ideolojik olarak güçlü yapılarda önemsiz hale geldiği düşünülür. Ancak bu, çoğunun anladığı gibi, radikalliğini solcu erkekler gibi görünerek kanıtlamak anlamına gelmiyor. Kareli gömlek, kot pantolon, hatları belli etmemesine özen gösterilen bluz ya da kısa olmaması gereken elbiseyle kotarılan politik bir imajdır bu. Halbuki hem onu hem bunu giyebildiğinizde ve hangisini giydiğiniz bu kadar önemli olmadığında, imaj politik olmanın göstereni olmaktan çıkar. Ötesi, yeraltına çekilen cinsel ağların gizliden gizliye örgütleyici olduğu ve bazı kadın ve lgbti+ların sürekli haset ve arzuya kurban verildiği muhafazakar bir yapıdan öte bir şeyi temsil etmiyor. Siyasal yapıların bu cinsel yasası, siyasetler arasındaki farkı ortadan kaldırıyor.

Tam olarak aynı fikirde olma potansiyelinden emin olduğu kişileri bedensel olarak örgütleme, bedensel ispat peşinde koşar ve bir süre sonra kendi kendine propagandaya dönüşür

Tüm alanlara bakmaya davet eden, sarsıcı ve sürekli bir çabayı çağırdığımın farkındayım. Ancak, feminizmi bir bakış, bir yönelim, bir arayış ve yöntem olarak diğer politik mücadelelerden ayıran en önemli detay da bu. Feminizm bu nedenle hiçbir mücadele hattının sağlayamadığı genişlikte bir farkındalığı mümkün kılıyor ve daha iyi bir dünya çabasından bağımsız her eforun imkan bulduğu ilk alanda norm ve kutsallar üretmeye soyunduğunu gözümüze sokuyor. Kadın hakları mücadelesinin ötesinde, ikiliklere göre bölünmüş ve bu ikilikler etrafında örülmüş kutsallara meydan okumaya bir davettir feminizm. Çeşitli siyasal akımlar cinsiyetçi rejim konusunda eleştirilerde bulunuyor. Ancak, kadınların ve lgbti+ların hayat kavgasını ulus ya da din gibi herhangi bir yüce amaca eklemlemeden, öncelikle kendi yaşamları için savunan, kadın ve lgbti+ yaşamlarının kendi başına buna değer olduğunu gören tek politik hattır feminizm. Bunun nihai olarak böyle olması gerektiğini savunmuyorum, ama öncelikli olması gerektiğine inanıyorum.

Kadınlar ve lgbti+larla ilgili yaşam mücadelesini kamusal alanın politik diskuruna (siyasete, ekonomiye katılım, kamusal eşitlik vs) kilitlemiş her politik hamle, yoldaşlıklardan iktidarlar örmeye, yoldaşlığı giderek kendi içine kapanan bir örgütlenme biçiminde aramaya mahkum. Burada “biz”, varılmak istenen değil yola çıkılan bir sabit bütünlüktür. Söze şüpheyle yaklaştığı için sözün gücünü üretemediği yerde, tam olarak aynı fikirde olma potansiyelinden emin olduğu kişileri bedensel olarak örgütleme, bedensel ispatların peşinden koşar ve bir süre sonra kendi kendine propagandaya dönüşür… Mağduriyetlere sıkıştırılmış bir siyasetle, tam olarak aynı fikirde olmadıklarına ise, yoldan çekilmelerini beklemekten fazla, bir birlikte mücadele daveti sunamayacak kadar kapalı bir siyaset… Politikanın eril formu.

Sürekli ortadan konuşarak yaşayan ölü siyasetlere dönüşmek yerine, ahlakçı formlara savrulmayan bir ufku açıkça sahiplenmeli

Türkiye örneğinde de gördüğümüz post-faşizmin dünyada yükselmesinin en önemli nedenlerinden biri, sağ ve sol arasındaki ayrımların giderek silinmesidir. Özellikle ekonomi alanına geldiğimizde, siyasal alandaki netliğin zerresini ancak görebiliyoruz. Washington Konsensusu olarak bilinen neoliberal programların rüzgarına, uzun süre sağdan sola neredeyse bütün siyasetçiler kapıldı, ekonomik alternatifler silindi. Bunun tam zıddı bir yansımayı temsil eden cinsiyet alanı ise sağı ve solu tespit eden, sol söylemin ayırt edilebildiği neredeyse tek tutarlı alan. Özetle, cinsiyet rejiminin kamusal görüngüleri ile ilgili detaylar (kadınların siyasete, ekonomiye katılımı ve lgbti+larla ilgili politik pozisyonlar) bu dönemde sağ ve solu belirleme gücüne sahip görünüyor.

Bu yaklaşımı diğer alanlara genişletmek, sürekli ortadan konuşarak yaşayan ölü siyasetlere dönüşmek yerine, solu sağın ötesine taşıyan siyasal ufku açıkça sahiplenebilmek önemli. Ancak burada asıl önemli soru, solda bu dönüşümü yaratabilecek siyaset figürlerini politik alanın dışında bırakan eril siyaset biçiminden nasıl vazgeçileceği. Solun geleceği, cinsiyetçi rejim konusunda ahlakçı formlara savrulmadan, kadın ve lgbti+ bedenine ve cinselliğine düşmanlaşmadan siyaset üretebilecek, daha önemlisi bu siyaseti üretebilecek siyasi figürleri dışarıya itmeyen bir siyasi tutumdan geçiyor. Etrafınıza bir bakın, keşke aktif olarak politika yapsa diyeceğimiz kimse, haklı olarak o alanda olmak istemiyor. Çünkü bu, bazıları için müthiş bir yalnızlaşmayı ve yargılanmayı göze almak, sürekli anlamaya çalışmaktan ve alttan almaktan yorgun düşmek demek.

Ancak güçlü bir direnişin öznesi olduklarında solun konvansiyonel olarak hatırladığı kadınlar ve lgbti+lar, sahip oldukları siyasi gelenek açısından, siyaseti dönüştürmenin en önemli özneleridir. Belki de feministler olarak, feminist mücadelenin tarihini hatırlamaya ve hatırlatmaya ihtiyacımız var.

gulnurelcik@gmail.com