Tovuz’dan yükselen dumanlar Aliyevleri kurtaracak mı?

Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki Dağlık Karabağ anlaşmazlığı, ilki için iç siyaseti yönetecek uygun koşulları sağlayan bir gerilim alanı aynı zamanda. Tovuz bölgesindeki çatışmalar, uluslararası bir anlaşmazlıktan ziyade, Azerbaycan yönetiminin içerdeki kırılgan otoritesini tahkim etmek için neler yapabileceğinin işaretlerini barındırıyor.

Devletlerin dış politika analizi, ana akım uluslararası ilişkiler kuramlarında genelde bağımsız bir birim olarak ele alınır ve iç politika analiz sürecine dahil edilmez. Bu istikametin aksine, Steven David “Külli Denge” kavramıyla, demokratikleşmesi kurumsallaşmamış “Üçüncü Dünya Ülkeleri”nde dış politikanın, iç politik gelişmelerden/dengelerden bağımsız ele alınamayacağını anlatır. Bu yaklaşım, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki çatışmayı, Azerbaycan’ın iç siyaseti üzerinden analiz etmeyi mümkün kılan argümanlar sunuyor. 

Öncelikle sürecin uluslararası hukuk boyutuna kısaca değinmekte fayda var. 1994’te Azerbaycan, Ermenistan ve Dağlık Karabağ’ın taraf olduğu Bişkek Protokolü’nün imzalanmasından birkaç gün sonra yine Azerbaycan, Ermenistan ve Dağlık Karabağ’ın taraf olduğu 1994 Ateşkes Antlaşması imzalandı. Dağlık Karabağ’ın süreçte taraf olması ortaya garip bir durum çıkardı. Çünkü Dağlık Karabağ, uluslararası hukuka göre Azerbaycan toprağıydı. 2008’de Rusya, Azerbaycan ve Ermenistan arasında Güney Kafkasya’daki sorunların silah ile değil diyalogla bir siyasi çözüme ulaşmasını ilke edinen Moskova Beyannamesi imzalandı. 2008 Moskova Beyannamesi (diğer adıyla Meiendorf Beyannamesi) 1994’te imzalanan belgelerden sonra özellikle Rusya’da barış adına atılan en önemli adım olarak değerlendiriliyor. Rusya, 2008 Gürcistan Savaşı’ndan yeni çıkmıştı.

Savaş, her iki ülkeyi de ekonomi ve toplumsal boyutta bir krizle karşı karşıya bırakabilir ve bu ülkeler çok şey kaybedebilir. Seküler ve dindar Şii eğilimlerle Azerbaycanlı Türklerin nüfusunun çoğunluğunu oluşturduğu Azerbaycan, çok etnisiteli bir toplumsal yapıya sahip: Dağlık Karabağ’daki Ermeni nüfusun yanı sıra ülkenin dört bir tarafında Lezgi, Avar, Gürcü, Talış, Tat, Kürt, Rus, Ukraynalı, Tatar, Ahıskalı, Yahudi, Tsakhur, Krız, Udin, Khinalug ve Rutul gibi. Olası bir etnik gerilim Azerbaycan için kritik önemde sonuçlara doğurabilir. Bu durum Azerbaycan’ı küresel ve bölgesel aktörlerin kendi çıkarları doğrultusunda müdahalesine maruz kalma ile karşı karşıya bırakır. Kaldı ki, Freedom House gibi uluslararası insan hakları örgütleri, Azerbaycan’ı insan hakları alanında hızla geriye giden ve temel insan haklarına saygı duymayan ülke olarak raporluyor. Hali hazırda toplumu baskı ile yönetmeye çalışan Aliyev hanedanı ve Rusya faktörüne rağmen, Azerbaycan için acil olan, halkların ve azınlıkların huzur içerisinde bir arada yaşayabildiği çoğulcu demokratik bir sistem ihtiyacıdır.

Diğer yandan Ermenistan, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’ne Rusya, Belarus, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan ile birlikte üyedir. Ermenistan’a savaş açmak iki Türk devletinin de yer aldığı Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’ne savaş açmak demektir. Ermenistan, birçok alanda Rusya’ya bağımlıdır ancak bu durum Ermenistan’ın başka bir alternatifi olmadığı anlamına da gelmemektedir. Ermenistan, bir gün eğer Dağlık Karabağ iddialarından vazgeçip Azerbaycan’ın toprak bütünlüğüne saygıyla hareket eder ve bunun yanı sıra Türkiye ile aralarındaki 1915 Ermeni Kırımı meselesini 1948/51 Soykırım Sözleşmesi çerçevesinde değerlendirmeyi kabul ederse AB’ye entegrasyon sürecini hızlandırabilir. Bilindiği gibi, Ermenistan, 2017’de Avrupa Birliği ile Kapsamlı ve Geliştirilmiş Ortaklık Antlaşması imzalamıştır. Avrupa Birliği Hukuku açısından Kapsamlı ve Geliştirilmiş Ortaklık Antlaşması, derece olarak Ortaklık Antlaşması’nın (Türkiye, Ukrayna, Moldova ve Gürcistan) altında fakat Ortaklık ve İşbirliği Antlaşması’nın (Rusya, Belarus ve Azerbaycan) üzerinde değerlendirilmektedir.

Aliyevlerin Panama Belgeleri ile yıkıcı imtihanı

Son dönem yaşanan çatışmalara geçmeden önce 2016 yılında yine iki ülke arasında yaşanan çatışmaları analiz etmek bugün yaşananlar hakkında fikir verebilir. Bilindiği gibi, 2016’da Nisan Çatışmasının patlak vermesi Panama Belgelerinin yayımlanmasından sonraya denk geldi. Bu belgelere göre, İlham Aliyev’in eşinin yanı sıra kız kardeşi ve çocuklarının “Altın madenciliği şirketlerinde ve Londra’daki gayrimenkullerde gizli payları tutmak için” Panama’da kayıtlı tüzel kişiler kullanmışlardı. 2007’de, Azerbaycan Cumhurbaşkanı 6 altın madeninin geliştirme hakkını Birleşik Krallık/İngiltere’deki bir şirkete ve üç denizaşırı şirkete devretmişti. OCCRP (Organize Suç ve Yolsuzluk Raporlama Projesi), altın madenlerinin Aliyev ailesinin mülkiyetine geçtiğini iddia etmişti. İddialar, Aliyev ailesinin kişisel menfaatleri için Azerbaycan kaynaklarını uluslararası şirketlere peşkeş çektiği yönündeydi.

Bu iddialar 2012’de de gündeme gelmişti. 2012’de Azerbaycanlı gazeteci Hatice İsmailova, konuyla ilgili kapsamlı bir araştırma yapmış, bunun sonucunda tutuklanmış ve 2015’te 7,5 sene hapis cezasına çarpıtılmıştı. Ulusal bazda konu kapatılmış ve şirketlerin sahiplerinin adlarıyla ilgili gizlilik açısından yeni yasal düzenlemeler yapılmıştı. Ancak, 2016’da bunu yapmak mümkün değildi, zira haber Panama menşeli Mossack Fonseca kurumunun sızdırdığı skandal belgeler sayesinde artık dünya gündemini meşgul etmeye başlamıştı. İçeride durumu nizama sokmak için daha büyük bir şey gerekiyordu ve Nisan Çatışmaları milliyetçi duygulara seslenen böylesi bir fırsattı. Nihayet çatışmalar Rusya’nın müdahalesi ile sona ererken, daha sonra taraflar St. Petersburg’da bir araya geldi. 

2017’ye gelindiğinde Azerbaycan’daki otoriter yönetimin daha yıkıcı önlemlere başvurduğu görüldü. Mayıs ayında vuku bulan ancak dünya kamuoyundan gizlenen olaylarda; devletin yüzlerce askeri işkenceden geçirdiği, 10 askerin hayatını yetirdiği , 400 askerin de tutuklandığı ortaya çıktı. “Terter Davası” ile ilgili bilgiler oldukça kısıtlıdır. Sadece 7 kişiye yönelik 9 Temmuz 2018 mahkeme dosyaları Barış ve Demokrasi Enstitüsü tarafından yayımlanabildi. Azerbaycan devletinin kendi askerlerini işkence ile öldürmesinin nedenleri hâlâ bilinmemekle beraber; Azerbaycanlı insan hakları savunucusu Leyla Yunus ve eşi Arif Yunus konuya ilişkin yazdıkları kitapta (The price of freedom: Torture of political prisoners in Europe today) bu askerlerin kamuoyundan saklanan bazı bilgilerden haberdar olduklarını iddia ediyorlar. Diğer taraftan, Maltalı gazeteci Daphne Caruana Galizia da, Panama Belgeleri konusunda Malta iktidarı üzerine araştırma yapmış ve Malta’nın Azerbaycan hükümeti ile olan bağlarını açığa çıkarmasının ardında arabasına yerleştirilen bombanın patlamasıyla 2017’de öldürüldü.

Kullanışlı bir araç olarak Ermenistan’la çatışma

Bugünkü çatışmalara dönersek; 2020’de patlak veren çatışma Dağlık Karabağ bölgesinde değil, doğrudan Azerbaycan-Ermenistan sınırında meydana geldi. Enerji kaynakları açısından zengin olan Azerbaycan buna rağmen sürekli ciddi ekonomik zorluklarla sınanıyor. Ülkenin kaynaklarının ve zenginliğinin bir avuç oligark arasında pay edilmesi başlıca sorun olarak ortada duruyor. Pandemi döneminin şartlarında geniş halk kitleleri ağır ekonomik koşullarla yüz yüze kaldı. COVID 19 kapsamında alınan tedbirler zaten zor nefes alan halkı iktidara karşı daha da çok öfkelendirdi. 7 Haziran’daki sokağa çıkma yasağı ortamında Bakü’de bir vatandaşın çöp atma nedeniyle şiddetli bir şekilde polis arabasına bindirilmesi, mahalle sakinleri tarafından protesto edildi. İnsanların polis arabasına balkonlardan çöp atma görüntüleri sosyal medyaya yansıdı. Bir gün sonra, Çevik Polis Alayı’nın mahalleye sabah erken saatlerinde düzenlediği operasyonda vatandaşların iç çamaşırlarıyla dışarıya çıkarıldığı, polisin hakarette bulunduğu ve onlarca kişinin şiddetli bir şekilde tutuklanması görüntüleri yayımlandı. Kısa bir süre sonra tutuklu vatandaşların işkenceye maruz kaldığı röportajlar ile belgelendi. Görünen o ki; toplumda itiraz yükseldikçe rejim baskı araçlarını daha fazla devreye sokuyor.

3 Temmuz’da Bakü’de Devlet Güvenliği Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı’na yolsuzluk gerekçesi ile bir operasyon düzenledi. Aynı gün Saatlı’da su kıtlığıyla ilgili gösterilerin yapıldığı haberleri yayımlandı. Dışişleri Bakanlığı konusunda kimse operasyonun yolsuzluk için yapıldığından başka bir şey bilmemekte. Kamuoyu bütün bu gelişmelerden habersiz. Saatlı’da anayolun kapatılmasıyla başlatılan gösteriler polisin müdahalesiyle son buldu. Bu iki olayın ilginç tarafı şu; ilk olarak Dışişleri’ndeki olayda bilgilerin kamuoyuyla şeffaf paylaşılmaması devlet içinde bir krizin işareti olabilir mi? Diğer yandan su kesintisi yüzünden sokağa çıkan halkın iktidara katlanma eşiğinin çok zayıfladığını gösteriyor. Göstericiler “Oligarşi olarak bilinen siyasal elitin yeni yapılan su kanalıyla suyu bahçelerine taşıdıklarını ve halka bu yüzden su kalmadığını” dillendiriyordu. Şimdi, ekonomik kriz ve polis devleti imajının yükseldiği bir ortamda gündem değişikliği rejime bir nefes aldırabilir mi? Doğrusu, böyle bir iklimde, milliyetçi duyguları konsolide ederek içerde birlikteliği sağlamak ve içerideki sıkıntıları perdelemek açısından Ermenistan ile çatışma çok kullanışlı bir araç gibi durmaktadır.

Tovuz’dan yükselen tuhaf dumanlar!

Bu şartlar altında 12 Temmuz’da Tovuz bölgesinde Ermenistan ile bir çatışma patlak verdi. Aliyev’i desteklemek için dahi insanların bir araya gelmesinin mümkün olmadığı Azerbaycan rejiminin karantina ortamında yaklaşık 30 bin kişi 14 Temmuz’da sokağa döküldü. “Şehit” haberleri ile birlikte gelişen seferberlik gösterileri tersi istikamete evrilerek, istifa taleplerine ve vatandaşların parlamento binasını basmasına dönüştü. Sert polis müdahalesi sonucu Azerbaycan’ın dört bir yanında göstericiler ve gazeteciler tutuklandı. Gelen haberlerde, Azerbaycan tarafından bir general ve bir albayın da hayatını kaybettiği ortaya çıktı. Halk orduya destek yürüyüşü düzenleyerek Sumgayıt’ta generalin evi önünde toplandı. Yaklaşık 4 bin kişinin bir araya gelmesi tedirginliği yol açtı ve cenazenin doğrudan Bakü’ye götüreceğini açıklandı. Bunlar yaşanırken generalin kız kardeşi kalabalığa seslendi: “Devletin şehidi olmaz, şehit fakirin şehididir… şehit evladıyla vedalaşmak her bir annenin hakkıdır… sizin sayınızı bile biliyorlar, benim tek bir kuru sesim var, rica ediyorum dağılın”. 16 Temmuz’da Ucar’da orduya destek gösterileri de polisin sert müdahalesiyle bastırıldı. Anlaşılan milliyetçi duygulara oynamak bu sefer ters tepmişti ancak gündem değişti mi, değişti: “Karabağ bizimdir, şehitler ölmez, vatan bölünmez!”

Çatışmaların bilançosuna gelince; Azerbaycan’dan 12, Ermenistan’dan 4 kişi olmak üzere toplamda 16 kişi hayatını kaybetti. Ateşkesi yine 2016’da olduğu gibi kimin bozduğu belli değil, zira her iki taraf karşılıklı birbirini suçluyor. Ermenistan tarafına göre, drone saldırısı gerçekleştiren ve askeri araçla sınırı geçmeye kalkışan Azerbaycan’a karşılık verildi: Drone düşürüldü, askeri araç geri çekildi ve ardından çatışmalar şiddetlendi.

Bu arada Dışişleri Bakanı Elmar Memmedyarov’a karşı çatışma süresinde görev yerinde bulunmamasıyla ilgili 15 Temmuz’da Bakanlar Kurulu toplantısında soruşturma açıldı ve 16 Temmuz’da bakanlık görevinden azledildi. Bu olayın günah keçisi Dışişleri Bakanı oldu ve Bakanlığa yönelik başlatılan yolsuzluk soruşturması meselesi de sessiz sedasız kapatıldı. Bir çok bilinmezli bu görevden alma hakkında ikna edici bir açıklaması da olmadı yöneticilerin.

Sonuç olarak; iç siyasi gerilimlerle çatışmaların böylesine “tesadüfi” paralelliğin sürdürülebilir bir yönetimsel strateji olup olmadığını görmek için bir süre daha beklemek gerekecek. Meselenin boyutlarını daha anlaşılır kılma gayretiyle bir sonraki yazıda ise Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki gerilimli ilişkiyi Ermenistan içinden okumaya çalışacağız. O zamana kadar, analistlerin son çatışmalara dair bazı analizlerini sizlere özetlemek isterim… Ermenistan sınırının Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün ilgi alanı olduğuna dikkat çeken Maksim Şevçenko, olayları Ayasofya’nın ibadete açılmasına bir yanıt olarak gördüğünü ve bunun büyük savaşı tetiklemesinin mümkün olmadığını söylüyor. Arzu Geybulla’ya göre, yaşananları iki teori üzerinden açıklamak mümkündür: Birincisi, Azerbaycan içeriden çalkalanıyor, ülke içerisinde olan olayların bastırılması veya dikkatlerin başka yöne kayması için çatışma uygun bir yöntemdir. İki, Rusya, Batı karşısında kendi kozlarını oynuyor. Eski büyükelçi Matthew Bryza ise, Ermenistan başbakanı Nikol Pashinyan’ın barışçıl tutumunun değişmesinin arkasında da Rusya’nın baskısı var. Ve kontrollü bir çatışma, Rusya’nın bölgedeki konumunu güçlendiriyor. Zira, Tovuz’daki çatışma, Rusya Güvenlik Konseyi’ne konu oldu ve Rusya “abilik görevini” Kafkasya’da barış mesajları vererek yaptı. Kuşkusuz bu yaklaşımların doğruluk payı olabilir ama kesin olan şey; Azerbaycan gibi toplumu baskı ile yönetmeye çalışan ülkelerde iç politik gelişmeler göz önünde bulundurulmadan dış politika analiz edilemez/anlaşılamaz.