140Journo, Narin Güran davasına ilişkin bir belgesel yayımladı. Belgesel yalnızca yeni olgular sunmakla kalmıyor; hali hazırda sonuçlanmış dava etrafında şekillenen bilginin nasıl üretildiğini, kimin gerçeği söyleme hakkına sahip görüldüğünü ve kimin sözünün baştan geçersiz kılındığını da gösteriyor. Bu sorular, epistemik bir gerilimle doğrudan kesişiyor.
Spivak, “madun konuşabilir mi?” sorusunu tam olarak bu noktada soruyor. Ezilenlerin kendi deneyimlerini kendi kavramlarıyla ifade edebileceği bir alan var mıdır? Spivak’a göre böyle bir alan çoğu zaman yoktur. Çünkü konuşmak yalnızca söz söylemek değildir; o sözün duyulabileceği ve anlam kazanabileceği bir zemin gerekir. Bu zemin olmadığında söz etkisizleşir.
Bu vakada Kürt köylüler medya söyleminde tam da böyle bir dışlanmayla yüz yüze geldi. Konuştuğunda söylemi çarpıtıldı, sustuğunda ise bu sessizlik kolektif bir “sessizlik yemini” şeklinde, suç ortaklığını çağrıştıran bir çerçeveye yerleştirildi. Konuşsan da sussan da suçlu olduğun bu kurgu, sömürgeci söyleme içkin köklü ve tanıdık bir epistemik tuzaktır. Zira bu düzende öznenin ne yaptığı değil, kim olduğu belirleyicidir. Eylemler değil kimlik yargılanır.
Coğrafyayı ahlaksallaştırmak
Medyanın ürettiği anlatıda köy “gizemli”, “kapalı” ve “içe dönük” bir alan olarak kuruldu. Orada yaşayanlar, modern hukukun ve kamusal aklın geçerli olmadığı, arkaik düzendeki varlıklar gibi sunuldu. Bu tasvirler yapısal olarak tanıdıktı: Sömürgecilerin Afrika’yı “karanlık kıta” olarak kodladığı söylemsel geleneğin Kürdistan’a taşınmış haliydi.
Conrad’ın “Karanlığın Yüreği” romanında Kongo Nehri boyunca ilerleyen Marlow, medeniyetten uzaklaştıkça “ilkelliğe” yaklaştığı yanılsamasını yaşıyordu.
Türk kurumsal ve popüler söyleminin Kürdistan’ı kurgulama biçimi de benzer bir mantıkla işliyor. Batı’dan Doğu’ya gidildikçe bir sapma tablosu ortaya çıkar: devlet otoritesi zayıflar, feodal ilişkiler güçlenir, kan davaları bitmek bilmez. Coğrafi hareket ahlaki bir hiyerarşiye dönüşür. Mekanı ahlaki niteliklerle dolduran bu zihinsel harita, Kürdistan’ı devamlı surette hukukun, aklın ve medeniyetin eşiğine yerleştirir. Ve Narin’in davası tam olarak bu haritanın üzerine çizildi. Cinayetin “Kürt köyünün karanlığında” bu şekilde gerçekleşmesi şaşırtıcı değil, neredeyse zorunluydu.
Medya temsilleri, gerçekliği yansıtmıyor, onu bizzat inşa ediyordu. Türkçe Tavşantepe (Çulî) olan köyün ismi “şeytantepe” olarak yeniden tanımlanmış, Kürt köylüsünü hukuki özne statüsünden çıkararak sembolik bir ölüme terk edilmişti. Tüm köy halkı, hukuki ve ahlaki öznelliğin sınırında, içerisi ile dışarısı arasındaki o muğlak eşikteydi. Bu eşikte olmak ne tam bir hukuka sahibi olmak, ne de açıkça bir ihlalin mağduru sayılmak anlamına geliyordu.
Sömürgeci bilinçdışının izleri
Vakada hızla dolaşıma giren söylentiler (ensest, cinsel şiddet, zoofili) tesadüfi ayrıntılar değildi. Bunlar sömürgeci bilinçdışının tarihsel repertuvarından besleniyordu. Daha önce defalarca sahnelenmiş ve dolayısıyla kolayca inandırıcı bulunan bir anlatı arkeolojisine yaslanıyorlardı.
Fanon, sömürgecinin sömürüleni nasıl hem cinsel bir tehdit hem de cinsel bir kaos alanı olarak kurduğunu gösterir. Bir yanda denetlenmesi gereken “vahşi libido”, öte yanda medeniyetin düzenleyici aklının dışında kalmış bir bedensellik. Sömürülenin bedeni hem arzulanan hem de aşağılanan bir nesneye dönüşür. Narin vakasında bu fantaziler neredeyse birebir yeniden sahnelendi.
Bu fantazilerin bir çocuğun bedeni üzerinden üretilmesi ise söylemin ağırlığını daha da artırıyor. Çocuk bedeni burada çifte bir sembolik yük taşıdı. Bir yanda modernliğin kurtarması gereken masum kurban, öte yanda etrafındaki “ilkel” toplumu ifşa eden kanıt. Bu yapı sömürgeci misyoner söylemiyle açıkça örtüşür: “Vahşilerin elinden kurtarılması gereken çocuk.” Kurtarma retoriği her zaman müdahaleyi meşrulaştıran sömürgeci araçsallaştırmanın temel biçimlerinden biri olmuştur. Çocuk aynı anda hem mağdur hem de araçtır. Onun acısı söylemin yakıtına dönüştürülür.
Sömürgeci aklın sürekliliği ve dekolonyal imkan
Narin Güran davası Türkiye’nin Kürt meselesiyle yüzleşmesindeki yapısal kör noktaları bir kez daha gün yüzüne çıkardı. Bu yüzleşme yalnızca hukuki hesap verebilirlik değil, daha derin bir epistemik dürüstlük gerektiriyor. Sömürgeci terminoloji gündelik dil pratiklerine, medya çerçevelerine ve devlet söylemine sızdığı sürece her kriz anında bu repertuvar kendiliğinden devreye girecektir. Kriz yeni bir şey üretmez, zaten orada olanı görünür kılar.
Narin kaçınılmaz bir soruyu önümüze koyuyor: Kürtlerin hukuki ve insani öznelliği hangi koşullarda tanınıyor, hangi koşullarda reddediliyor? Bu soruyu sormak, siyasi ve toplumsal sorumluluğun asgari koşuludur. Ki, Narin’in bedeni, sömürgecinin epistemik şiddetinden kurtarılsın.
Mignolo, bu durumda alınması gereken tavrı “epistemik itaatsizlik” kavramıyla tarif eder. Epistemik itaatsizlik salt bir entelektüel duruş değildir. Sömürgecinin belirlediği bilgi çerçevelerini, sınıflandırmalarını ve doğruluk ölçütlerini reddederek ezilenlerin kendi kavramlarını, kategorilerini ve anlatılarını merkeze alan bir yeniden inşa programıdır. Kürt öznelliğini kendi içinden, kendi kavramlarıyla ve kendi tarihselliğiyle anlamak başkasının haritasına işaretlenmiş bir bölge olarak değil, kendi coğrafyasını kendi diliyle tanımlayan bir özne olarak görmek böylesi bir stratejinin somut karşılığıdır.